Hatırlatmalar
Gündem

Hatırlatmalar

Bu hafta okurlarımız için AKP’nin ilk süreç açılımını, iktidaron Kürt sorunu kendi çıkarları için nasıl araçsallaştırdığını, bu dönemde yaşanan krizleri, yıkımı, kırılımlarını ve nasıl sonuçlandığını yeniden...

1 okuma

Bu hafta okurlarımız için AKP’nin ilk süreç açılımını, iktidaron Kürt sorunu kendi çıkarları için nasıl araçsallaştırdığını, bu dönemde yaşanan krizleri, yıkımı, kırılımlarını ve nasıl sonuçlandığını yeniden hatırlatıyoruz.  *** DİYARBAKIR’DAN AB’YE AÇILAN KAPI Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılım süreci kapsamında müzakereler, AKP öncesi döneme dayanıyor. DSP-MHP-ANAP koalisyon iktidarı, AB ile tam üyelik müzakerelerinin önünü açmak üzere bir dizi yapısal uyum adımını atmaya başlamıştı. İdamın kaldırılması da dahil olmak üzere atılan adımlar, Kürt sorununa ilişkin de önemli bir zemin oluşturmaya başlamıştı.

Koalisyon ortaklarından Mesut Yılmaz’ın o dönemde “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçiyor” sözleri de bu politikanın veciz bir ifadesi olarak söylenmişti. Bahçeli’nin fişi çektiği iktidarın son ermesinin ardından, AB ile müzakereler iktidara gelen AKP ile sürdürüldü. Milli Görüş çizgisinin anti-Batı karakterini “gömlek değiştirdik” diyerek reddeden AKP için, ABD ve AB’nin desteği iktidarın kapılarını da açan en önemli güç olacaktı.

Erdoğan’ın iktidar koltuğuna henüz sağlam oturamadığı bu dönem, devlet içindeki çatışmaların belirleyici olduğu bir ara dönem olarak yaşanacaktı. AB manivelası demokratikleşme yanılsamasının en önemli halkası olarak tutulurken, AB ile tam üyelik kapsamında Kürt sorununun çözümüne ilişkin de ılımlı mesajlar sürekli olarak verilmeye devam etti. 27 Nisan e-muhtırası ve kapatma davalarına uzanacak çatışma içinde, AKP kendi cephesini genişletecek adımlar atmaya çalışırken bunun en önemlilerden birisi de Kürt sorununa ilişkin bir çözüm-iyimserlik havasının canlı tutulmasıydı.  2005’te dönemin Başbakanı Erdoğan Diyarbakır’da yaptığı konuşmada, “Kürt sorunu ne olacak diyenlere diyorum ki bu ülkenin başkanı olarak o sorun herkesten önce benim sorunumdur.

(…) Anayasal düzen dahilinde her sorunu, daha çok demokrasi, daha çok vatandaşlık hukuku, daha çok refahla çözeceğiz” diyecekti. Yaratılan bu iyimserlik havası içinde demokratikleşme ve onun parçası olarak Kürt sorununda çözüm beklentisi, Ergenekon operasyonlarıyla devlet içindeki mücadelenin AKP lehine sonlandırılmasından 2010 referandumuna uzanacak süreçte iktidara dolaylı ya da dolaysız biçimlerdeki desteğe kaynaklık etti.  2010 referandum sürecinde BDP ve etrafındaki sosyalist partiler ile birlikte bir boykot çağrısı yapılmış, bu çağrı referandum sonuçlarını da AKP lehine önemli derecede etkilemişti. Her ne kadar “Yetmez ama Evet” kadar gündem olmasa da aslında BDP’nin boykot kararı, AKP’nin bu süreçte aldığı en büyük desteğe dönüşmüş, referandumun sonucunu değiştirecek kadar etkili olmuştu.

Bu süreç, 2002’den bu yana sürdürülen siyasetin kapsamı içerisinde Öcalan tarafından “AKP’nin tam olarak oturması ve olgunlaşması” için verilen bir destek olarak açıklanacaktı.  BDP ve destekleyicisi sosyalist partilerin kurduğu Emekçilerin ve Ezilenlerin Boykot Cephesinin çağrısı Kürt illerinde önemli karşılık bulmuştu, seçime katılımın yüzde 10’ları dahi bulmadığı kimi illerde, sandıklarda Hayır oyu yok gibiydi.  *** “EVET PAZARLIĞI” Referandum öncesinde BDP Genel Başkanı Demirtaş, Boykot tavrını Evet olarak değiştirebileceklerini söylemiş, bunun için de iktidardaki AKP’den çeşitli taleplerde bulunmuştu:  “Eğer Erdoğan seçim barajını yüzde 5’e indirirse, tutuklu arkadaşlarımız serbest kalırsa ve yeni bir Anayasa’da Kürt sorununu çözeceğini bu meydanda söylerse, biz bunu sizlerle tartışırız. Bunun dışında asla sandığa gitmek yok.”  Demirtaş, referandum sonuçlarını ise “Bu başarıyı demokratik özerklikle taçlandırana kadar mücadeleye devam ediyoruz” diyerek kutlayacaktı.  Boykot cephesinin destekçilerinden olan Ertuğrul Kürkçü de referandum sonuçlarını demokratik özerklik sürecinde bir müjde olarak görenler arasındaydı. Sonuçları, AKP’nin özgürlük güçleri tarafından sıkıştırılması olarak yorumlamıştı.  Sonuçta BDP’nin Kürt illerinde örgütlediği boykot sayesinde referandumu açık ara farkla AKP kazandı.

Diyarbakır’da referandumun ardından BDP il binasında marşlar çalınıp, havai fişek gösterileri yapıldı. BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, “Halkımızı kutluyorum. Bu başarıyı demokratik özerklikle taçlandırana kadar mücadeleye devam diyoruz” dedi.  ***  AÇILIM DERKEN ADIM ADIM YENİ BİR SAVAŞA DOĞRU Daha sonrasında sızdırılarak açılım sürecinin sabote edilmesine yönelik bir hamle ile kamuoyunun bilgi sahip olacağı PKK ve MİT arasındaki 2009’da Oslo görüşmeleri, bir çözüm arayışının ifadesiydi.

Kesintili olarak ilerleyen bu süreç Aralık 2012’de dönemin Başbakanı Erdoğan’ın, Kürt sorununun çözümü için Abdullah Öcalan ile İmralı’da görüşmeler yürütüldüğünü açıklaması ile yeni bir aşamaya taşındı. Yürütülen müzakereler sonucunda süreç Nisan 2013’te A. Öcalan’ın çağrısıyla PKK’nin Türkiye’deki silahlı güçlerini çekmeye başlamasıyla ilerledi.

Demokratik ve sol kamuoyunun büyük bir bölümünün de barışın sağlanması ve Kürt halkının taleplerinin karşılanması noktasındaki tüm adımları desteklediği bu süreç içinde, kuşkusuz AKP yine kendi dar çıkarlarının peşinde koşmaya devam etti. Başkanlık sistemine geçiş dahil olmak üzere kendi iktidarını pekiştirme arayışları içinde olan AKP, özellikle Suriye iç savaşı ile birlikte Orta Doğu’da Amerikan politikalarına bağlı olarak güç olma arayışı için içerdeki barış sürecini de bir fırsata çevirmek istedi.  Orta Doğu’da, Amerikan politikalarına bağlı olarak siyasal İslamcı bir iktidar kuşağı projesinin önemli bağlantılarından birisi olarak Kürt dinamikleri görülüyordu. İçerdeki barış sürecinin, Orta Doğu’ya uzanacak bir Kürt-Türk ittifakı etrafında genişletilmiş yeni Misak-ı Milli tartışmaları müzakere süreci metinlerinde de kendine yer buluyordu.

AKP hem içerdeki iktidarını tahkim etmeye hem de bölgede yeni-Osmanlıcı bir yayılma siyasetinin birlikte yürütmeye çalışırken, bu süreç Suriye’de kırılmaya uğradı. AKP’nin, ÖSO başta olmak üzere desteklediği cihatçı çetelerle PYD arasında kurmaya çalıştığı ittifakın oluşmadığı koşullarda, müzakere masası da dağılmaya başladı. En önemli kırılma noktalarından birisi ise Ekim 2014’te IŞİD barbarlığının Kobane’yi kuşatması sonrasında, Erdoğan’ın “Kobane düştü düşecek” sözleriyle yükselen gerilimin sonrasında pek çok ilde çatışmaya dönüştüğü 6-7 Ekim olaylarının yaşanması oldu.

HDP Eş Başkanları ile birlikte pek çok HDP yöneticisinin yargılanarak ceza aldığı Kobane olayları, önemli bir kırılma noktası olarak tarihe geçti.  7 Haziran seçimlerine giderken, bu sürecin aynı zamanda içerde de AKP’ye oy kaybettirdiği yönündeki düşüncelerle birlikte, Erdoğan seçim öncesinde imzalanan Dolmabahçe Mutabakatını yok sayarak yeni bir süreci başlatmış oldu. Çözüm için girilen bu yol, sonunda 1 Kasım 2015 seçimlerine giden dönemde başlayan çatışmalar ve sonrasında patlatılan bombalarla bütün ülkeye yayılan büyük bir savaşa doğru evrildi.  ***  ERDOĞAN-BAHÇELİ İTTİFAKI VE İÇERDE DIŞARIDA SAVAŞ KONSEPTİ Erdoğan-Bahçeli ittifakı, 2015’te 1 Kasım seçimlerine giden dönemde kurulmaya başlandı. Bu ittifakın en önemli harcı ise Suriye’de, ABD’nin de desteğini alan Kürt hareketinin özerk bir iktidar alanı oluşturmaya başlaması oldu.

İçerde de iki seçim arasındaki özerklik ilanları ile başlayarak derinleşen savaş, bir anlamda Suriye’deki cephenin bir uzantısı olarak gerçekleşti.  7 Haziran-1 Kasım aralığında Kürt illerinde derinleşen çatışma, ülkenin kaderini değiştirecek bir kırılmaya dönüştü. AKP Dolmabahçe’deki masayı dağıtıp topyekun bir savaş ilan ederek, 7 Haziran’da MHP’ye kaybettiği oyları 1 Kasım’da geri aldı. Bundan sonraki süreçte MHP’yi de iktidarın küçük ortağı ilan ederek, etnik temelli çatışmadan beslenen yeni bir siyasal çizgi belirledi.  • Sınır ötesi operasyonlar ve siyasetin yeniden dizaynı   Öte yandan Suriye’de başlayan kırılma yine Fırat’ın öte yakasında derinleşmeye devam etti.

AKP’nin Afrin ve İdlib’de başlattığı sınır ötesi operasyonlarla hem Rojava kantonlarını bölmek hem de Suriye’nin içlerinde destekledikleri muhalifleri yerleştirerek ülkenin parçalanmasını perçinleme amacı taşıyan bu operasyonlar da bir milli güvenlik propagandasının ardına dizilen muhalefetin desteği ile gerçekleşti. AKP’nin “din kardeşliği” stratejisinin yerine geçen bu askeri maceraların faturası da yine halka ödetildi. Bir yandan Suriye’nin bütünlüğü dinamitlenirken öbür yandan ülkede hem düşmanlaştırıcı iklime harç eklendi hem de bu operasyonların faturası 2016 yılında başlayan ekonomik krizi tetikledi.  İki seçim arasında başlayan çatışma stratejisi üzerine kurulu yeni strateji, içeride canlı bomba saldırıları ile de beslenerek ülke çapında HDP’yi merkezine alan yeni bir nefret dalgasını da beraberinde getirdi.

2015-2016 yılları arasında onlarca HDP binası saldırıya uğradı, ateşe verildi, binalara bayraklar asıldı. İktidar eliyle sokaklarda organize edilen faşist saldırılarla toplumda yeni bir korku ve nefret iklimi örgütlendi. 2021 yılında İzmir’de HDP binasına yapılan saldırıda parti emekçisi Deniz Poyraz katledildi.  • Çatışma iklimi başkanlık yolunu döşedi   Kuşkusuz bu strateji yalnızca MHP oylarını iktidar cephesinde konsolide etmenin ötesinde anlamlar da taşıyordu.

Özellikle 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi ile zirvesini yaşayan AKP-Cemaat çatışmasının devlet ve kontrgerilla içerisinde yarattığı tasfiyeler, MHP’nin siyasi temsilciliğine soyunacağı yeni bir kadrolaşmayı da beraberinde getirdi. Bunun yanında bir yandan yaratılan savaş ve terör iklimi ile 2013’te Gezi ile zirveye ulaşan yeni toplumsal muhalefet dalgasını baskı ve düşmanlaştırma politikalarıyla kırma ve bölme hedefi de taşıyordu.  Yeni savaş yalnızca sokaktaki değil parlamentodaki muhalefeti de bastırma hedefi taşıyordu. Meclisin aşama aşama devre dışı bırakıldığı bir süreç de dokunulmazlık oylamasıyla başladı.

CHP’nin bugün dahi tamamen anlaşılamayan bir sebepten “Anayasaya aykırı olduğunu bile bile Evet” dediği dokunulmazlıkların kaldırılması kararı sonrasında iktidarın ele geçirdiği yargı eliyle meclis aritmetiğine müdahale etmesi kolaylaştı. 2016 yılında içlerinde Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın da olduğu 15 HDP milletvekilinin dokunulmazlığı kaldırılarak hapse atıldı. Bugün AYM kararlarına rağmen hala içeride tutulan HDP’li siyasetçiler AKP’nin yeni ittifakının en çok ön plana çıkardığı siyasi zaferlerden birine dönüştü.  Keza 15 Temmuz sonrası başlayarak 2 yıl sürdürülen OHAL ve bu şartlarda gerçekleşen şaibeli referandumla sağlanan rejim değişikliğini getiren koşullar yine 2015 yazında başlayan savaş iklimi içerisinde gelişti.

OHAL başlayınca bir anda kesilen onlarca TAK ve IŞİD saldırılarıyla üretilen korku iklimi, ülkenin kaderinin KHK’lar ve YSK darbesiyle değiştirilirken toplumsal muhalefetin bastırıldığı bir süreci yarattı.  • Darbeci gitti terörist geldi   7 Haziran sonrası masanın dağıtılması ile oluşan cumhur ittifakı temsilcilerini birleştiren siyasal dil bu çatışmacı iklimden beslenerek her türden muhalefeti kriminalize etmeye ve baskı altına almaya çalışan bir biçime dönüştü. 2015’e kadar ağzından barışı ve kardeşliği düşürmeyen Erdoğan ve şürekâsının tüm siyasal stratejisi tüm muhalefeti terörist yaftasıyla suçlama ve baskı altına almaya dönüştü. İktidar temsilcilerinin dilinde darbeci yaftasının yerini alan aynı sığlıktaki bu terörist enflasyonu esasen siyaset alanını giderek daraltarak AKP’nin çizdiği sınırlarda bir makbul muhalefet yaratma stratejisini yarattı.

Ana muhalefetin gerek sınır ötesi operasyonlar gerek dokunulmazlık oylaması gibi kritik gündemlerde iktidarın peşine sürüklenerek başarıya ulaşmasını sağladığı bu strateji bir yönüyle sokağın da tüm parlamento partileri tarafından öcüleştirildiği bir iklimi yarattı. AKP-MHP ittifakının muhalefetin makbul siyaset kaygılarıyla ciddi bir itiraz geliştirmekten çekindiği terör propagandası geldiği noktada, 2023 seçimlerinde Erdoğan’ın mitinglerde Kılıçdaroğlu’nu PKK kampında gösteren montaj videolar kullanmasına kadar vardırıldı.  Tek adam rejimiyle perçinlenen ve tüm muhalif sesleri terörize eden strateji bütün siyaseti bir beka sorunu etrafında çevreledi. 2015’te başlatılan strateji ile AKP yalnızca milliyetçi oylara talip olmadı aynı zamanda geçmişin bu marjinal siyasetine iktidar eliyle prestij kazandırarak milliyetçiliğe ciddi bir oy gücü yarattı.

Bu sayede ülkede popüler milliyetçiliği yeniden besleyerek iktidara yeni bir manevra alanı kazandırdı. Bu alan Erdoğan’a yeni ve sadık siyasi aktörler ve truva atları kazandırdı. Öyle ki MHP’nin AKP ile ittifak kurmasının ardından muhalif milliyetçi kanat, ülkede oluşturulan milliyetçi tepkinin etkisiyle güç kazanarak muhalefet cephesini de etkisi altına aldı.

İYİP muhalefet kanadının en büyük ikinci partisi haline geldi, bu konumu sayesinde 2023 seçimlerinde “Adamı kazandırma” stratejisini gerçekleştirebildi ve seçimlere iki ay kala muhalefet ittifakını dağıttı. Öte yandan yine Zafer Partisi o seçimlerde muhalefet blokundan en fazla oy götüren parti haline gelirken, gösterdiği cumhurbaşkanı adayı da ikinci turda Erdoğan’a destek açıkladı.  *** YENİ SÜRECE DOĞRU: HER ŞEY İSRAİL İLE BAŞLADI 7 Ekim 2023 tarihinde Hamas’ın İsrail’e saldırısını ABD ve İsrail, Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmek için bir fırsat olarak değerlendirdi. Bu bağlamda Filistin’den, Lübnan’a, Suriye’ye hatta İran’a uzanan müdahaleler gerçekleştirildi.

Gazze’de bugün hala sürmekte olan soykırımın yanı sıra, Lübnan’a yönelik askeri müdahalelerle Hizbullah’ın lider kadroları, simge isimleri katledildi. Irak’ta Devrim Muhafızlarının desteklediği güçler hedef alındı. Suriye’de, Ukrayna bataklığına düşürülen Rusya’nın varlığının giderek zayıflaması, Esad’ı destekleyen bölge güçlerinin de hedef alınmasıyla Esad rejiminin tüm askeri dayanakları ortadan kaldırıldı.

Soykırımın başından beri düzenli olarak bombardımana tutulan Suriye’de geçtiğimiz yılın Aralık ayında Esat rejiminin yıkılarak HTŞ’nin iktidara taşınması ile Türkiye’de de yeni bir dönem başlamış oldu. Artık yegane hedefin adı konulsa da konulmasa da İran olduğu bir bölge konjonktüründe, Türkiye’deki siyasal aktörlerin de yeniden konumlandırılması bir mecburiyet haline geldi. İsrail’in başlattığı yeni orta doğu düzeni, iktidar bloğu açısından hem içeride hem dışarıda bir fırsata dönüştü.  İsrail’in savaşı Gazze’den çıkarıp Tahran’a kadar tüm bölgeye yayması, Bahçeli’ye ‘barışı’ hatırlattı(!).

Rejimin ekonomik ve siyasal krizinin derinleşerek sürdüğü, toplumsal meşruiyetini zayıflayarak yönetme krizinin derinleştiği bir konjonktörde, AKP-MHP ikilisi bu durumu rejimi ayakta tutmak ve konsolide etmek için bir fırsat olarak gördü. İktidarını korumak için Trump’ın tam desteğini alan Recep Tayyip Erdoğan ile Kürt Sorununda U dönüşü yapan Devlet Bahçeli’nin terörsüz Türkiye politikalarının altında yatan ortak ve ana neden, Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesinde kendilerine çıkardıkları görevdir.  Nitekim muhalefete yönelik son yıllardaki en büyük sivil darbe hamlelerinden olan 19 Mart süreci, ABD’nin orta doğu odaklı desteği ile gelebildi. Bugün tartışmaların odağındaki isim Tom Barrack, 19 Mart’tan bir gün önce “Türkiye’den güzel haberler geleceğini” müjdelerken, AKP-MHP bloku da Washington’ın desteği ile hareket ettiklerini hiç saklamadılar.  Trump’ın ‘aferinini’ alabilmek için tüm bölgeyi dinamitlemeye hazır iktidar bloğundan istenen tek bir şey vardı; “Aptallık etmeyerek” Netanyahu’nun karşısına çıkmaması.

Nitekim 7 Ekim’den bu yana İsrail’e her türlü ekonomik ve lojistik desteği veren iktidar, ardından da İsrail ile iş birliği ile rejim değiştirdikleri Suriye’yi şimdi parçalama yarışında. Bu yüzden de İsrail’in ilk Suriye bombardımanlarından bu yana AKP-MHP bloğu için Şam ve Rojava’da oluşturulacak nüfuz hayati öneme sahip. İktidar, ülkenin güneyinde dinsel çatışmaları fırsat bilerek hem askeri hem siyasi varlığını artıran bir İsrail varken, Suriye’deki hareket alanının eskisi gibi olmadığını biliyor.

İçeride bu ‘terörsüz Türkiye’ sürecinin böyle alelacele yürütülmesinin en önemli gerekçelerinden biri de bu.  ***  “ERDOĞAN’I BİR DAHA SEÇTİREBİLMEK İÇİN” Sürecin başından itibaren meselenin demokratik ve barışçıl bir çözüm değil, rejimi ayakta tutmak ve ömür boyu başkanlık olduğu her fırsatta iktidar ortakları tarafından dillendirildi. 1 Ekim’de DEM grubuyla tokalaşmayla başlayan süreç, 22 Ekim’de Bahçeli’nin “Abdullah Öcalan gelsin, DEM grubunda konuşsun, bu süreç bitsin” açıklamasıyla ilerledi. Bahçeli’nin sözlerine Erdoğan’ın sessiz kalması o günlerde de aralarında çatlak mı var?

değerlendirmelerine neden olmuştu. 30 Ekim günü Erdoğan, Bahçeli’ye tam destek verdi. Meseleyi terör sorununu ortadan kaldırmak olarak tarif eden Erdoğan, iç tahkimat ve İsrail tehlikesi üzerinden ele alırken ömür boyu başkanlık hevesinin de altını çizdi; “Bahçeli gerçek bir milliyetçi olduğunu gösterdi.

Bu meseleyi ortadan kaldırarak 40 yıllık siyasi hayatımızı taçlandıracağız” açıklaması yaptı. Sürecin Erdoğan’ın başkanlık ömrünü uzatmak için mi yapıldığına dair eleştirilerde Bahçeli, öyle olduğunu vurgulayan bir cevap verdi. 5 Kasım’daki grup toplantısında Bahçeli şöyle konuştu: “Eğer enflasyon canavarına kesif bir darbe indirilirse, Türkiye siyasi ve ekonomik istikrarın zirvesine çıkarsa, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın bir kez daha seçilmesi doğal ve doğru bir tercih değil midir?

Ne yapacağız, CHP’nin içinde dört yıl kala aday mı arayacağız?”  “Bu kapsamda lazım gelen anayasal düzenlemeyi yapmak, önümüzdeki görevler arasında olmayacak mıdır? Devlette devamlılık, siyasette istikrar, Türkiye Yüzyılının inşası için Sayın Recep Tayyip Erdoğan güvencedir, milletin sevdalısıdır, tecrübesiyle ve birikimiyle bize göre tek seçenektir.”  ***  BİR ELİNDE BARIŞ DİĞERİNDE DARBE Sürecin başlamasından kısa bir süre sonra ise kayyum siyaseti devreye girdi. MHP eliyle başlatılan yeni çözüm süreci beraberinde CHP ve HDP’li belediyelere çeşitli kayyum ve operasyonlarla birlikte geldi.

İlk olarak Bahçeli’nin çözüm sürecine dair ilk konuşmasından günler sonra, Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer, CHP ve HDP’nin seçim uzlaşısı üzerinden yaratılan terör suçlamasıyla tutuklandı ve yerine kayyum atandı. Bu süreci, 4 Kasım’da Batman, Mardin ve Halfeti belediyelerine atanan kayyumlar izledi. Bu süreçte CHP ve HDP’den toplam 11 belediyeye kayyum atandı.

Bunu 19 Mart sonrası CHP’li belediyelere yapılan operasyonlar izledi.  Ancak muhalefete yönelik en büyük saldırılar 19 Mart süreci ile başladı. Muhalefetin cumhurbaşkanı adayı İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu başta olmak üzere 80’den fazla CHP’li ismin terör ve yolsuzluk suçlamalarıyla hedef alınması, siyasette yeni ve karanlık bir dönemi açtı. 19 Mart süreci, üniversite öğrencileri başta olmak üzere ülkede bu düzen ve iktidardan kurtulmak isteyen milyonların sokaktaki öfkesine dönüştü.

Sürecin baş muhatabı CHP’yi de aşacak şekilde, günlerce ülkenin 71 şehrinde kitlesel eylemler gerçekleşti. Ancak 19 Mart, ayrıca AKP-MHP-DEM arasında bir diploması ve ‘nezaketle’ yürütülen sürecin de erken sonu oldu. İktidar blokunun kendi geleceğini, yalnızca anayasa ihtimalleri ve Erdoğan’a sunulacak bir yeni adaylıkla güvence altına alamayacağını göstermiş oldu.

Bugün hala tutuklama ve gözaltılarla devam eden bu süreç, el öpmeler ve övgülerle kapatılan meclis konuşmalarının arasına, akşamları 18-19 yaşında öğrencilerin kent meydanlarında yaşamına kasteden polis şiddeti görüntüleri dahil oldu. Bir kez daha, Türkiye halkı için bugünkü iktidardan kurtuluşun yegane mesele olduğunu yine sokaktaki halk ortaya koydu.  Bu süreçte ne havadan demokrat payeleri verilen Bahçeli ne de sürecin muhatabı olan Dem Parti açık bir tavır almadı. Liberal yayın organlarında anlatılan, ‘devletçi Erdoğan’a karşı demokrat Bahçeli’ anlatısı, ülkede seçme ve seçilme hakkına fiilen el koyulan, binlerce gencin şiddet ve gözaltılarla baskı altına alındığı bir dönemde temelsiz bir kuruntudan fazlasına dönüşemedi.  Keza Erdoğan ve Bahçeli süreç boyunca hiçbir söylem ve eyleminde demokratik bir çözümden bahsetmedi.

Terörsüz Türkiye, Kürt-Türk kardeşliği retoriği üzerinden süreç tarif edildi. Hatta yeri geldiğinde sürecin baskı ve sopayla devam edebileceğinin işaretleri birçok kez verildi. Erdoğan, gerektiğinde kadife eldiven içindeki demir yumruğu devreye almaktan çekinmeyeceğini ifade etti.

DEM ve İmralı heyeti, kayyum siyasetine, anti demokratik uygulamalara ses çıkarsa da süreci bu siyaseti karıştırmamaya yönelik bir tavır sergiledi. İmralı Heyetinden Sırrı Süreyya Önder bu durumu benzer retoriklerle destekleyen açıklamalarda bulundu; “Kamuoyunda sıklıkla, çözümle barış kavramları birbirine karıştırılıyor. Bu doğru değil.

Barış bir sarılmayla bile oluşturulacak bir şeydir. Çözüm, demokratik bir mücadele ve uzun soluklu bir iştir.”  ***  ‘ÜMMETİN BARIŞI’ Suriye’deki dönüşümün başlattığı ve yer yer tempo kazandırdığı süreçte, Türkiye halklarının barışına dair olduğu iddia edilen konuların içerisine Suriye ve hatta kimi örneklerde Irak bolca gündeme dahil edildi. Türk-Kürt barışı, Suriye’de cihatçı HTŞ’nin ele geçirdiği Şam ile Rojava arasında kurulmak istenen ilişkilere uyumla, sıkça bir ‘ümmet barışı’ gibi anlatıldı.  TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, Şırnak Üniversitesinde 19 Mart 2025’te düzenlenen Şırnak Sivil Toplum Buluşmasında; “…Bir başka ittifak ise Anadolu topraklarını baştan aşağı zulümle inleten Şah İsmail’e karşı Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi’nin yapmış olduğu bir büyük ittifaktır.

1514’te Çaldıran’da o ittifakımız Anadolu’daki Müslüman toplulukların başının daha dik bir şekilde dolaşmasına, esenlik ve birlik içerisinde birlikte var olmasını sağlamıştır” sözleriyle tartışma yaratmıştı. Kurtulmuş’un İdris-i Bitlisi-Yavuz Selim örneği, bölgede Alevi ve Şii halklara karşı bir Sünni ittifakı sembolize ediyor. Keza Suriye’de Esad rejiminin düşmesinin ardından, Ankara’nın desteğini alan HTŞ’nin henüz ilk icraatlarından biri ülkedeki Alevilere yönelik süregiden katliamlarken, Suriye’ye odaklı bir sürecin, islamcı iktidar açısından temel motivasyonlarından biri bu sözlerle ortaya çıktı.  Ancak barışı halklar değil, mezhebin ümmeti arasında gören tek isim Kurtulmuş değildi.

Erdoğan, Malazgirt’in yıl dönümünde yaptığı konuşmada; “Malazgirt, Türk-Kürt-Arap’ın ortak zaferidir. Çaldıran, Türk-Kürt-Arap’ın ortak zaferidir. Ridaniye, Kudüs’ün fethi, İstanbul’un fethi ortak zaferimizdir” sözleriyle, süreçle arzu edilen iş birliği ve birleşmenin ne Türkiye ne de Türkiye halkları ile sınırlı olmadığını bir kez daha kanıtlamış oldu.

Erdoğan, benzer bir açıklamayı 2025 Ağustos ayında da yaparak, Türk-Kürt-Arap tarihsel iş birliğinin altını çizdi.  İlk kez Kurtulmuş ve Erdoğan’ın sarf ettiği, hem ümmetçiliğe hem de Türkiye sınırları ötesinde mezhepsel bir nüfuza dayalı bu sözleri, bölgenin geleceğine dair daha büyük ölçekli iddialarla birlikte okumak gerek. Nitekim Tom Barrack, geçtiğimiz ay yaptığı bir konuşmada “Güçlü ulus devletler bir tehdittir. Özellikle Arap devletleri, İsrail için bir tehdit olarak görülür” sözleriyle aslında Türkiye de dahil olmak üzere bölgede istikrara, huzura ve egemenliğe sahip olan ülkelerin tehdit olduğuna işaret etmişti.

Nitekim Bahçeli’nin de Barrack’a asist niteliğindeki “Kürt ve Alevi cumhurbaşkanı yardımcıları” çıkışı ardından da hem Suriye hem Türkiye için Lübnan ve Irak modelleri tartışmaya açılmıştı. Ancak bu modeller, bir demokratikleşme ve barış hedefiyle değil, nihayetinde Barrack’ın sözlerinde olduğu gibi İsrail’e ve bölgedeki Amerikan çıkarlarına tehdit oluşmaması için gündeme getirildi.  Bugün gelinen noktada, mevcut çerçeve yasa ve sürece dair demokrasi ve barış adına yapılan tüm eleştiriler, hem darbe hem demokrasi nasıl aynı anda mümkün olacak soruları, en çok da Türkiye’nin yeni bir uluslararası konjonktürün eşiğinde olduğu, Kürt sorununa yaklaşımın bu bağlamda anlaşılması gerektiği yönünden uyarılarla yanıtlanıyor. İktidar kanadının İsrail olarak gösterdiği bölgesel tehdidin aslında İran olduğu, ‘bölgede daha fazla nüfuz kazanmanın’ da NATO 3.0 konsepti etrafında ABD’nin pis işlerine daha fazla angaje olmak olduğu her gün farklı bir gelişme ile kanıtlanıyor.

  Günün sonunda, iktidar halkta bulamadığı meşruiyeti Washington’dan sağlayabilsin diye bölgede Amerikan çıkarları için daha fazla Türk ve Kürt çocuğunun ateşe atılacağı yeni bir dönemin şafağındayız. Kürt halkının masada kazanabileceği tek bir demokratik hakkın da silahların susması da itiraz edilebilir, ertelenebilir meseleler değildir. Esas mesele, tek adam rejimini ülkeyi daha fazla ateşe atmadan durdurabilmek için birleşik bir mücadele yaratabilmek için hep birlikte yan yana gelebilmekte. 

İlgili Haberler