Doç. Dr. Ece Vitrinel “Küçük sahnede tiyatro izleyince yemek masasında birinin aniden kalkıp şarkı söylemesi gibi cringe oluyorum.” Kadıköy ve Beyoğlu’nun kimisi sadece 30 seyirci alan küçücük sahnelerinden heyecanla selam videoları paylaştığımı gören bir arkadaşım böyle demişti bana.
Bu hissiyatını önce kendisinin küçük sahneler için “iri” olmasına bağlamaya çalışsam da anlatmak istediği başka bir şeydi tabii ki. Hikâyenin içine yerleşeceği kurmaca dünyaya giriş yükünün izleyicinin omzuna yüklenmemesi, bu süreçte bir görev dağılımı varsa eğer, en büyük sorumluluğun mekân tasarımında olması gerektiğini düşünüyordu. “Kurmacaya girebilmem için yeterli atmosfer sağlanmıyorsa kafamı öne eğerim utancımdan” diyordu.
Bir masada birinin şarkı söylemese de birdenbire şiir okumaya başlamasından ben de çok utanırım. O yüzden bir kalemde reddettim diyemem bu önermeyi. Fakat uzun yıllar mesafeli olduğum tiyatroya beni ısındıranın tek kişilik oyunlar, küçük bir sahnenin üzerinde tek bir obje ile anlatılan hikâyenin kalbimi delip geçebilme gücü olduğunu hatırladım hızlıca.
Erdem Şenocak’ın Tehlikeli Oyunlar’da altında ve üstünde salındığı salıncak… İzlemeyen kimse kalmayana dek Dirmit’i oynamasını arzu ettiğim Nezaket Erden’in artık meşhur saksı bitkisi Kepçe... Görevi hayal gücüm yapmak istiyor ve oyun kendi dünyasını görsel olarak daha bütünlüklü kurmaya çalıştığında, koca salona sesini duyurmaya çalışan oyuncular mecburen mikrofonla oynadıklarında bana daha suni geliyor her şey, hikâyeye teslim olmakta zorlanıyor, kurmaca izlediğimi daha çok düşünüyorum. Tiyatro yapıldığı her yeri başka bir yere dönüştürebildiği için tiyatro.
Her temsil biricik, her seferinde o an orada bulunan kişiler ve nesneler ağı etrafında kurulan atmosfer ilk. Ama bir de bu aralar sayılarının artmasından mütevellit sıkça konuşur olduğumuz mekâna özgü işler var. Zaten var olan mekânın ruhunu alarak ve mekâna ruhlarından vererek “oracığa” yerleşiveren oyunlar.
İSTANBUL’UN SAHNE OLMAYAN SAHNELERİ YA DA SAHNE OLARAK İSTANBUL Geçtiğimiz haftalarda Aslı Tunç’un medya akademisyeni gözüyle Medyascope’a kısa bir tarihçesini yazdığı “site specific”, yani mekâna özgü oyunlara 2016’da Balat’ta kısa süreli bir performans olarak başlayıp sürekli ve kendini yenileyen bir projeye dönüşen Monologlar Müzesi ve İstanbul Mon Amour serisiyle İstanbul Tiyatro Festivali alıştırmıştı İstanbul seyircisini. 2022’de Işıl Kasapoğlu’nun başlattığı ve her yıl farklı bir tema etrafında izleyicisiyle İstanbul’un farklı sokak ve binalarında buluşan İstanbul Mon Amour serisinin yanı sıra geçtiğimiz yıllarda tarihi binaların, hanların ve İMÇ gibi önemli yapıların hafızalarını kullanarak üretilen oyunlar eklendi festivalin programına. Bunlardan Reşad Ekrem Koçu uyarlaması meddah hikâyesi “İstanbul’da Aşk Yolunda Neler Olmuş: Çerkes Rıdvan’ın Dolabı” festival sonrası “saz heyetiyle” beraber Karaköy’deki Kuveloğlu Han’a taşındı ve buranın meşhur pidecisinin ve acılı ayran da bulunan çay ocağının taburelerine çökenleri sezon boyunca Cem Zeynel Kılıç’ın başarılı performansı aracılığıyla 17.
yüzyıl İstanbul’una götürdü. İyi de kıkırdattı. Disiplinler arası anlatı, mekâna özgü üretim ve alternatif mekân kullanımının Türkiye’deki öncü isimlerinden Naz Erayda ve Kerem Kurdoğlu’nun İstanbul Tiyatro Festivali’nin 2027 ve 2028 edisyonlarının küratörlüğünü üstlenecek olması önümüzde yeni melez anlatılar ve mekânsal deneyimler olabileceğine işaret ederken mekâna özgü üretim ve alternatif mekân kullanımı arasındaki farka dair ufak bir parantez açmamız gerektiğini de hatırlatıyor.
Tamamen Büyük Zarifi Apartmanı’ndan yola çıkılarak oraya özgü yazılmış ve ancak Apartmanın dairelerinden birine konuk olarak izleme şansına erişebildiğimiz yine İstanbul Tiyatro Festivali çıkışlı “Büyük Zarifi Apartmanı”nın yönetmeni İlyas Özçakır Milliyet Sanat’tan Ceren Ertöz’e şöyle açıklıyor ilgili ayrımı: “O işi başka bir yere taşıdığınızda çok şey değişmiyorsa, o işi mekâna özgü olarak değerlendirmek zor.” Bir barda geçen “İki Kent Arasında Bir Bar Masasında” oyununu Beyoğlu’nda bir barda, bir kafede geçen Tebdil’i ise Balat’ta bir kafede izlemenin zevki başkaydı. Fakat Özçakır’ın tespitinden yola çıkınca daha sonra başka sahnelere taşınsa da Surp Vortvots Vorodman Kilisesi’nde izlemiş olanın unutamadığı, oyuncu Fehmi Karaarslan’a bir koronun eşlik ettiği Gomidas geliyor en çok aklıma. Ve bugünlerde de oyuncularının adaya dair otobiyografik anlatılarından yola çıkılarak oluşturulmuş 52 Hertz’in Kınalıada’da bir kilisenin bahçesinde oynandığı zaman başka bir güçle dürttüğü hafızayı düşünüyor ve Nora Tataryan’ın Yesayan.org için kaleme aldığı “Bana Ait Olmayan Bir Ada ve 52 Hertz” yazısını hararetle tavsiye ediyorum.
Mekâna özgü işlerin en çok kimlik ve aidiyet temalarının etrafında geliştirilmesi tesadüf olabilir mi? YENİ DEĞİL GERİ GELMEK: BERGAMA TİYATRO FESTİVALİ Bir oyunu o oyunun hafızasını oluşturan yerde izlemekten öte bir şey varsa eğer o da tiyatroyla doğduğu yerde buluşmak olsa gerek. Tiyatronun kurum olarak yeni gelmedik geri geldik dediği bir yerde oyun izleyebilmek… Akropol’de gün batımında doğanın eşsiz performansına dansları, sesleri, müzikleri ile katılanlara eşlik etmek, Asklepion’da, dünyanın en eski şifa merkezlerinden birinde biraz olsun rahatlamak için kurmacaya sığınmak… Geçtiğimiz hafta, 7-9 Ağustos 2026 tarihleri arasında yedincisi düzenlenen Bergama Tiyatro Festivali’nde olmak böyle bir şeydi işte. 2014’te Unesco Dünya Mirası Listesine giren, etrafı 190 sit alanıyla çevrili Bergama’da bu tiyatro festivalini yapma fikri anne tarafından Bergamalı fakat on yılı aşkın süredir Berlin’de yaşayan festival direktörü Öner Eren Arıkan’ın Berlin’deki Bergama Müzesi’ni ilk ziyaret edişinde yaşadığı kızgınlık ve hayranlıktan doğmuş. Arıkan iki kent arasında tiyatro üzerinden kurulacak bir köprünün Bergama’ya çok yakışacağı düşüncesiyle çıktığı yolda en çok Bergamalıların desteğini alarak yürümüş ve festival yerelden güç alarak dönüşmüş.
Mekâna özgü oyunlar hakkındaki şu kısacak yazıda buraya kadar 11 defa İstanbul dediğim hesaba katılırsa yerele yapılan vurgu daha da anlam kazanıyor. Sıcağa aldırmadan koşturan gönüllülerin arasında alışık olduğumuz gibi sadece öğrenciler değil hemşireler, öğretmenler, esnaf da yer alıyor ve festival alametifarikası Antik Tiyatrosunun ötesine geçerek tüm Bergama’ya yayılıyor. Bu sene Asklepion’da iki büyük oyun, Semaver Kumpanya’dan Cimri ve DasDas’dan Sersem Kocanın Kurnaz Karısı izleyiciyle buluştu.
Fakat sezonun beni en çok çarpan oyunu Uyku Ölüm Dondurma Ülke’nin ikiz merdivenleri gerçekten göğe, yıldızlara uzanma, pek sevdiğim Yıldız’ın muhabbet kuşu da parkta uçma, ağaçlara konma imkânı buldu festival sayesinde. Türkiye-Almanya arasında etkileyici bir göçmenlik hikâyesi olan Türkland yerini, Çerkes Rıdvan ise yine çarşısını buldu tarihi Bergama Arastası’nda. Festival atölye ve yürüyüşlerin yanı sıra Bergama’dan işler ve üniversite sahnesiyle de genişlerken bizler de sıcaktan biraz genleşmiş olabiliriz.
Gerçi öyle bir lezzet durağı ki Bergama o genleşme fazla yemekten de kaynaklanmış olabilir. Tarih değişikliğinin önünde tahmin edemeyeceğim engeller olduğundan eminim yine de önemli bir büyüme ve uluslararasılaşma potansiyeli olan festivalin biraz daha az sıcak bir ayda yapılmasının değerlendirilmesini arzu ederim. Her koşulda geri geleceğiz o ayrı.