Ankara’da sermaye ile devlet arasındaki güç dengesini, yasaların kime ne zaman işleyip kime karşı bir koçbaşına dönüştüğünü anlamak için çok uzağa bakmaya gerek yok. Başkentin caddelerinde günlerdir sahnelenen oyun, Türkiye’deki mülkiyet rejiminin ve kamu erkinin kimin hizmetinde olduğunun en çıplak vesikasıdır. Tablo gayet açık: Aynı holding, farklı coğrafyalardaki işletmeler, yıllardır sistematikleşen bir sömürü çarkı ve tüm bunlara zırh olan bir cezasızlık kültürü. ETİ Gümüş ve Doruk Madencilik işçilerinin günlerdir polisin gazı, tazyikli suyu ve ablukası altında sürdürdüğü direniş, sıradan bir alacak-verecek meselesi değildir.
Bağımsız Maden-İş’in yayımladığı bilgi notunun da somutlaştırdığı üzere karşımızda, ödenmeyen maaşları, tazminatları ve zorunlu ücretsiz izinleri kendi şirketine haksız bir finansman aracına dönüştüren pervasız bir sermaye düzeni var. Üstelik bu soygun çarkı yalnızca iki madenle sınırlı değil. *** Nesko’dan Yunus Emre Termik’e, Yıldız Bakır’dan Söğüt Seramik’e, OEDAŞ’tan Kay Süt’e kadar uzanan devasa bir holding ağı; işçileri, yerel esnafı, belediyeleri ve halkı mağdur ederek büyümeye devam ediyor. İşçi alacaklarının üzerine yatan bu yapı, kazancını katlarken kamu ihaleleri ve yeni ruhsatlarla ödüllendiriliyor. Daha vahim ve sistemsel olan ise bu holdingin arkasında hizalanan devlet aklıdır. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı masaya oturuyor, işçilere söz veriyor, protokollerin altına imza koyarak “garantör” oluyor.
Fakat patron üstlendiği taahhütleri fütursuzca çiğnediğinde, o garantörlük kağıt üzerinde bir vaat olarak kalıyor. Bu düzen sadece bir holdingin pervasızlığıyla sürmüyor; yaşananları baştan beri bilen, denetlemeyen ve holdingi açıkça kollayan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile Bakan Alparslan Bayraktar doğrudan sorumludur. Devlet; patronun borcuna kefil olurken son derece cömert, işçinin hakkına, ekmeğine gelince coplu, kelepçeli! Peki, kolluk kuvvetleri Ankara sokaklarında kime barikat kuruyor?
Sözünü tutmayan, kamu bürokrasisini hiçe sayan holding patronuna mı? Yoksa hakkını aradığı için parkta yatarken üzerine fıskiye ile su sıkılan, sığınmak istediği caminin kapıları yüzüne kapatılan, ilacına saatlerce erişmesi engellenen madenciye mi? Soru son derece net ve yakıcıdır: Devlet mi Yıldızlar Holding’in arkasında, yoksa Yıldızlar Holding mi devletin üzerindedir? *** Bu ablukanın ve hukuksuzluğun tam ortasında sivrilen; iktidarı ve patronları asıl rahatsız eden ise Bağımsız Maden-İş’in yürüttüğü ilkeli sendikal mücadele çizgisidir. Ankara’da gözaltına alınan 82 madenci serbest bırakılırken, Bağımsız Maden-İş Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu’nun TCK 216’dan, yani “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” gerekçesiyle hedef alınması ve rehin tutulması tesadüf değil.
Başaran Aksu’nun ve sendikanın yürüttüğü mücadele; işçiyi sadece aidat ödeyen pasif bir “üye” olarak değil; kendi hakkının, eyleminin ve geleceğinin doğrudan “öznesi” kılan bir hat inşa ediyor. Salondaki bürokratik pazarlıkları ve icazet kültürünü reddeden; gücünü doğrudan üretimin kendisinden alan bu fiili sendikacılık, tam da işçiyi özneleştirdiği için sermaye düzenini korkutuyor. Daha önce de tutuklanan Başaran Aksu’yu parmaklıklar arkasına iterek madencinin bu iradesini kırabileceklerini sanıyorlar. Oysa kin ve düşmanlığı yaratanlar; aylarca evine ekmek götüremeyen işçinin ahını alanlar, holdinglerin haksız kazancını korumak için kamu gücünü seferber edenlerdir. Sermayenin cezasızlık zırhı da, garantörlüğü kağıt üstünde kalan iktidar anlayışı da bu çıplak hakikati gizleyemez: Başaran Aksu, Gökay Çakır ve madencilerin yürüttüğü bu haysiyet mücadelesi, sadece bir ücret kavgası değil; işçi sınıfının özne olma ve hakkını söküp alma mücadelesidir.