Ağustos insanı. 21’inde doğdu 12’sinde göçtü, iki Ağustos arası rüzgarıyla püfür püfür, sıcağıyla küfür küfür esti! Yağdı, gürledi, şiir gibi küfretti.
Etti etmesine de, kimi zaman düşünürüm, ‘Ya hu Can Baba, o küfürlere yazık değil mi, değer miydi o heriflere?’ Sayesinde biz de küfrediyoruz ne güzel, herifler diyerek başladık bile! O gidince de en çok şu dizeleriyle üzüldük: “Ölürsem neye gam yerim ki en çok?/Bidaha küfredemeyeceğime”. ‘Doğaç’ bir adam, baba, koca, şair olduğuna Rengahenk Türkçesi tanık!
“Bir Doğaç Daha” şiiri de yazmışlığı var, orada belki de şiirimizde Piraye’den sonra kendisine en çok şiir yazılmış kadın olan Güler’e, sevgili Güler Abla, “Üstümde Güler var/altımda toprak” demişliği var ki, ona yazılmış şiirler ayrıca toplanmalı. Bilindiği gibi Can Yücel apaçık bir şiir yazdı, güzel şiir insanı, şair Refik Durbaş abimiz de “Bağrı açık bir şiir ve şair” der, mekanıyla, insanıyla, zamanıyla adlı adınca bir şiirdi bu, imaya gerek duymayan da bırakmayan da bir şiir. Hatta “Rumeli Türküsünden Bozma” bir şiir ki, “Terzi kolların kırılsın/Gerçek de bana dar geliyor” demiştir orada.
Gerçeğin dar geldiği şeye de, şiir dediğimizi diyor Can Baba, onu alabildiğine genişletmeye, atıp geçmeye, gökyüzünden yeryüzüne indirmeye, bir yürüyüş biçimi eylemeye, bir duvar yazısı gibi daha okurken bir ucundan silinmeye, insanın aklı kalmaya, martılar kapıncaya dek denizin üstünde bir lokma ekmek olarak görünmeye, bunu görmekle sevinmeye, ‘yeşilmişik’ bahtiyarlığıyla ‘maviymişik’ demeye, dalında, denizinde, göğünde görünmeye, gönüllenmeye, biraz daha gençliğe gidip “o çocuklar o yapraklar o kıpkızıl eşkıyalar”a imrenmeye, imrenip hislendikçe ‘şarabi’ şiirler okumaya… “Bu ara ben, kardeşler, davarlara karşı günebakanları korumakla uğraşıyorum!” demişti 1984’de Gökyokuş’ta, ‘yeter ki şiir beni ciddiye alsın’ diye de eklemişti. Bu sözden sonra değil kuşkusuz, öncesinden başlayarak Can Yücel şiiri fena halde ciddiye alındı ki o kadar olur! İstek değil ama bir uyarıydı bu bana kalırsa!
Kolay gibi görünen zor bir şiir yazdı! Bu cümle hemen hep yalın şiir için söylenir ya bu kez Can Baba için yerini buluyor sanırım. Yalnızca politik ve ironik kavramlarıyla ya da ikisi arasında kurulan ilişkilerle sınırlandırılma, daraltılma, indirgenme tehlikesi taşıyan bir şiir çünkü.
Açık olanın aynı zamanda kırılgan olması durumu. Bir şiirin lirik damarının nasıl aktığını görmemek de var bu tehlikenin içinde. Sosyalizmin de dokuz canlı olduğunu doksandokuz kez yazmıştır, inadından yazmıştır, inancından yazmıştır, ihtiyaçtan yazmıştır, elbette “Övgü”yle yazmıştır: “Komünizm kızılcıktır/Kabza iyi gelir/Ne güzeldir daneleri/Ne güzel reçeli olur/Şurubu da/Yemiştir ama yenilmiş değildir.” Solun dokuz ‘Can’ından biri de odur. Doğanın Diyalektiği şiir olsa, zannımca öyledir de, Can Yücel şiiri olurdu.
Doğanın, renkleri ve kokularıyla, sevinçleri ve korkularıyla bunca ‘garmangarış’ olduğu şiir az bulunurdu yahut hiç bulunmazdı! “Öyle Bi” şiirini de ennnnnn sevdiğim Baba Can şiirleri arasında 3. sıraya koyuyorum, birincisi benim için de “Hayatta Ben En Çok…” şiiri, ikinciyi bilmiyorum!
“Öyle Bi” şiiriyle doğanın diyalektiğinin aşk olduğunu bikezdaha anlıyoruz: “Yaşamak düğünse, sen orda gelindin/Seni soydum Güler, dünyayı giyindim” diyor, biz de “Ne güzel şey sivil denmesi çıplağa” deyip seviniyoruz! Öyle yani, dünyayı sevindirmeye gelmiş biadam işte Can Baba, açık ya da gizli uyağı ‘sevindim’ olan çokbiçocuk umudun şairi: “Bu gül bi şeyin anısı olacak ama neydi unuttum/Kim bilir belki de sabah sabah yeniden açan umudun.” Umudun da, ışığın da, şiirin de yüzünü ağartan Can Baba’nın yüzündeyiz. İkinci ennnn sevdiğim şiirini de anımsadım, aslında hiç unutur muyum demeliydim ama yine Can Baba’nın yüzünden, bunca şahane şiiri yüzünden oldu. Şiir adıyla başlıyor: “Üsküdar İskelesinde İki Lostracı Çocuğun Konuşmasından”, çocukların konuşmalarıyla sürüyor: “Öyle bir gül atıcam ki size gelecek maçta/Adem abim bilem tutamaz elleri yanar!” Yüzümüz gülüyorsa Can Baba’nın yüzünden!