Ödenmemiş kefaretler
Olaylar 2003’te başlıyor: ABD’nin “Irak’ın kitle imha silahları” hakkında yalan söyleyerek uluslararası destek toplayıp Irak’ı işgal etmesi sırasında, Bağdat’taki çatışma ortamından kaçarak şehir dışına çıkan bir aile,...
Olaylar 2003’te başlıyor: ABD’nin “Irak’ın kitle imha silahları” hakkında yalan söyleyerek uluslararası destek toplayıp Irak’ı işgal etmesi sırasında, Bağdat’taki çatışma ortamından kaçarak şehir dışına çıkan bir aile, gittikleri bölge bombalanınca geri dönmeye karar veriyorlar. Anne, baba, teyze, kız, gelin, biri çocuk yaşta üç oğul ve bir bebekten oluşan aile, üç arabaya doluşup yola çıkıyor. Ne yazık ki kendilerini bir çatışmanın tam ortasında buluyorlar, baba ve iki oğul Amerikan kurşunlarıyla ‘sivil kayıplar’ hanesine yazılıyor.
Geçen hafta gösterime giren Atonement/böyle başlıyor işte.. Dört epizoddan oluşan filmin ikinci epizodunda 10 yıl sonrasına geçiyoruz. O gün süper teknoloji ürünü tüfeğinin tetiğine basarak bu aileyi parçalayan askerlerden biri, Lou, gündüz inşaatta vinç operatörü, gece bir eğlence mekanında koruma görevlisi olarak çalışıyor, bir yandan da hukuk eğitimi almaya uğraşıyor. Ama Lou’nun asıl derdi, ‘travma sonrası stres bozukluğu’ (PTSD).
Asker arkadaşlarından biri intihar etmiş, diğerleri kendisi gibi psikolojik sıkıntılarla boğuşuyor. Lou o tetiğe basmış olmanın azabını çekiyor. Geçirdiği bir panik atak krizi sırasında şöyle diyor: “Bunu çözmem lazım.
Böyle kendimden nefret ederek yaşayamam!” Üçüncü epizodda Lou, olay zamanı Irak’ta bulunan ve aileyle ilişkisini sürdüren savaş muhabiri Michael Reid’e ulaşıp kendisini onlarla görüştürmesini istiyor. ‘Mariam’ başlıklı dördüncü ve son epizodda Lou, artık ABD’de yaşayan anne Meryem ve kızı Nora’yla buluşup helalleşiyor. Çok hüzünlü, insani duyarlılığı çok yüksek bir film bu. Ama tüm helalleşmeler gibi bu filmdeki helalleşme de bazı yönlerden eksik kalıyor, sorunun tarihsel yapısını çözümleyemiyor; Nevadalı bir genci elinde tüfekle Bağdat sokaklarına götüren, Meryem adlı yaşlı kadınla kızını acı kayıplar sonrası topraklarından koparan temel çelişkiye hiç değinmiyor ne yazık ki... *** Bu PTSD denilen illet, yaşamın normal akışının şiddetli bir olayla beklenmedik biçimde kesintiye uğramasından kaynaklanır.
Ölümlü bir trafik kazası, cinsel ve fiziksel şiddet içeren bir saldırı, büyük bir doğal afet sonucu ortaya çıkabilir. Ama asıl ününü Vietnam’ı kana bulayan Amerikan askerlerinin ülkelerine döndükten sonra yaşadıkları sıkıntılarla edindi.O kadar ki, 1980’de Amerikan Psikiyatri Birliği’nin tanı kılavuzu DSM-III’te resmi bilimsel adını alana dek ‘Vietnam Sendromu’ olarak biliniyordu. Bu askerlerin çoğu liseyi yeni bitirmiş, sonrasında eğitime devam edememiş, iş bulamamış gençlerdi. Kısa bir acemi eğitiminden sonra kendilerini dünyanın ucundaki küçük bir ülkede komünistlere karşı savaşırken buldular.
Savaşın her şeyi bozan doğası, içinde büyüdükleri sağcı kapitalist Amerikan doktriniyle birleşince, hayatında belki bir karıncayı bile incitmemiş bu gençler Kuzey Vietnam halkına karşı akla hayale gelmeyecek bir şiddet uyguladılar: Köyleri havadan napalm bombalarıyla, karadan alev silahlarıyla yaktılar; tecavüz ve toplu katliamlarla dünya demokrasisini korudular. Tüm bunları yaparken komutanlarının koruması altındaydılar, ‘onlar’ düşmandı, savaşta böyle şeyler olurdu. Ama sonra, terhis olup evlerine döndüklerinde, savaştan önceki yaşamlarına devam edemediklerini fark ettiler. Vietnam’da yaptıkları korkunç şeyler akıllarından çıkmıyor, gündelik yaşamlarını bozuyordu: “Bunları gerçekten ben mi yaptım?
Nasıl yapabildim?!” Askeri hastaneler ve gazi teşkilatları huzur arayan PTSD hastalarıyla dolup taşıyordu. Bunların bir kısmı intihar ederek vicdanını temizlemeye çalıştı, bazıları aile üyelerine bile şiddet uygulamaya, neredeyse seri katil gibi davranmaya başladı. *** ‘Vietnam Sendromu’nu Taxi Driver/Taksi Şoförü (1976), The Deer Hunter/Avcı (1978), Platoon/Mügibi filmler sayesinde öğrenmiştik, ama savaşa gönderilen bir insanın nasıl etkilenebileceğini gerçekte bilmiyorduk. Ben bunu ancak 1990ların ortalarında bir gece, askerliğini Güneydoğu’da yapmış bir genç adamın yakaladıkları bir ‘terörist’e yaptıkları işkenceyi anlatırken geçirdiği sinir krizine, hüngür hüngür ağlayarak kendini yerden yere atışına tanık olunca anladım. Askerden dönünce büyücek bir şirkette muhasebeci olarak çalışmaya başlamıştı, iyi bir geliri vardı, ama hiçbir şey eskisi -askerlikten öncesi- gibi değildi, olmayacaktı. Vietnam Sendromu/PTSD’nin Türkiye’deki versiyonuna uzunca bir süre ‘Güneydoğu sendromu’ dendi.
Kürt oylarına göz diken iktidar arada bir ‘çözüm süreci’ falan başlatıyor ama yakılan köylerin, köyün ortasında çıplak bırakılarak, dışkı yedirilerek insanlık onuru çiğnenen köylülerin, gözaltında kaybedilenlerin hesabı hâlâ sorulmuş değil. Başka sorular da var: Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nde Esat Oktay Yıldıran’ın emriyle insanlığa dair her şeyi paramparça eden gencecik askerler terhis olduktan sonra yaşamlarını nasıl sürdürdü? Panzerin arkasına bağladığı cesedi sürükleyerek sokaklarda dolaşan, panzerle çocuk ezen özel harekat polisleri PTSD yaşadı mı? Yaşadılarsa neler oldu?
Türkiye’den kaç ‘Lou’ çıkmıştır, çıkmış mıdır?. Filmin bir yerinde Lou şöyle diyor: “Bu aile, benim yaptığım bir şey yüzünden çile çekti.” Bu yüzden sanırım en önemli soru şu: Onca zulümden, onca aileyi mahvettikten sonra hiç PTSD etkisi göstermeyen askerler, polisler, korucular şimdi ne yapıyor, nasıl yaşıyorlar?

