Fon skandalının Azerbaycan gerilimi ile ne ilgisi var? İpler kimin elinde?
Türkiye’nin hem içinde hem dışında ilginç gelişmeler yaşanıyor. Özellikle komşularla ilgili gelişmeler, Türkiye’de siyasetin yönünü etkileyecek ölçekte. Azerbaycan’la başlayalım. Türk milliyetçiliğinin ana yurdu...
Türkiye’nin hem içinde hem dışında ilginç gelişmeler yaşanıyor. Özellikle komşularla ilgili gelişmeler, Türkiye’de siyasetin yönünü etkileyecek ölçekte. Azerbaycan’la başlayalım. Türk milliyetçiliğinin ana yurdu Azerbaycan, 35 yıl önce bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana Türkiye’nin en yakın müttefiki.
Sadece siyasi olarak değil ekonomik olarak da en önemli ortağı durumunda. Azerbaycan’ın Türkiye’de 20 milyar doları aşan yatırımı var. Azerbaycan devlet şirketi SOCAR, Türkiye’deki en büyük uluslararası yatırımcı konumunda.
Tek başına STAR Rafinerisi ve Petkim bile Türkiye ekonomisindeki yerini göstermek için yeterli. Öte yandan Azerbaycan’da 5 bin 800 Türk şirketi faaliyet gösteriyor ve yaklaşık 12 milyar dolarlık yatırım yapmış durumda. Boru hatları ve yollarla da kaderleri birbirine bağlanmış iki ülke gibi.
Bilindiği gibi 2021 yılında imzalanan Şuşa Beyannamesi ile bu durum resmileşmiş oldu. Ama son günlerde iki devlet arasına başörtüsü girdi. Azerbaycan’ın okullarda başlattığı başörtüsü yasağı; Yeni Şafak gibi hükümete yakın yayınlardan sonra Saray sözcüleri tarafından, Ermenistan savaşında verilen destek hatırlatılarak kınandı. Azerbaycan’dan sert yanıt geldi.
Hatta Türkiye’yi kınayan demeçler gelince devreye MHP lideri Bahçeli girdi. Bahçeli, Saray’ı uyardı ve Türkiye-Azerbaycan tarihini hatırlattı. AKP’lilerin Bahçeli’den gelen bu uyarıya vereceği yanıt beklenirken hamle, eski Başbakan Binali Yıldırım’dan geldi.
Yıldırım, “Kimin ne haddine Azerbaycan’ın iç işlerine karışmak? En şiddetli şekilde cezalandırırız.” dedi. Yıldırım’ın kimin adına konuştuğu belli olmasa da AKP’lilere hiza vermeye çalıştığı çok açık.
Dışişleri Bakanı Fidan’ın Azerbaycan’daki temasları da konuyu yumuşatmaya yönelik oldu. Konu buzdolabına kaldırılsa da sorun olarak duruyor. Bir başka ilginç gelişme de Kıbrıs’ın güneyinden gelecek misafirle ilgili. Rum Yönetimi lideri Hristodulidis, Antalya’da düzenlenecek COP31 İklim Zirvesi nedeniyle Türkiye’ye geleceğini doğruladı.
Bu ziyaret, 10 yıl sonra gerçekleşecek ilk ziyaret niteliğinde. Ziyaret her ne kadar iki tarafta da “uluslararası bir toplantı” olarak geçiştirilip anlam yüklenmese de bir abinin “Temas kur” dediği çok açık. Diğer önemli mesele de Yemen. İran’ı ekonomik olarak zora sokacak seyahat yasaklarıyla başlayan süreç, Husilere kara operasyonuna yol vermeye kadar gitti. İSRAİL ÇOK MUTLU Bu gelişmelerin ortak noktası, İsrail ve ABD’nin politikalarıyla uyumlu olmaları.
Azerbaycan, bilindiği gibi İsrail’in bölgedeki en büyük destekçilerinden biri. Aliyev, her fırsatta İsrail’le kurduğu güçlü bağı hatırlatıyor. Akdeniz’de doğal gaz aramaları ve askeri üsler konusunda Kıbrıs’ın önemi ortada. İsrail, uzun zamandır Kıbrıs’a özel ilgi gösteriyordu.
Son olarak Yemen meselesi... Husiler, İran’ın neredeyse bölgede kalan en önemli müttefiki durumunda. Türkiye’nin açık bir şekilde Suudi Arabistan’ın yanında saf tutması, İran’a verilmiş ciddi bir uyarı niteliğinde. Türkiye, son birkaç yıldır hiç olmadığı kadar ABD politikalarına karşı tam biat pozisyonunda ilerliyor.
AKP ve MHP bu meselede öyle bir yol aldı ki arkada bıraktıkları Filistin, Kürt, Azerbaycan ve Kıbrıs meselelerine dönüp bakmaya bile niyetleri yok. Oysa ülkenin son 40-50 yılında bu konulara dair alınan tutum, Türk sağının ana omurgasını oluşturmuştu. Omurga artık yerinde durmuyor. Başta Cumhur İttifakı’nı oluşturan partilerin tabanı olmak üzere sağ cenahta ciddi bir kafa karışıklığı var. SİYASETE ETKİSİ AKP, yıllarca başörtüsü meselesini gündemden düşürmedi.
Bu mağduriyet anlatısı bugün bile devam ediyor. Kürt sorununun baskıyla çözümü hem AKP’nin hem MHP’nin neredeyse varlık nedeni oldu. Kıbrıs, bir dava olarak anlatılıp durdu.
Son aylarda yaşanan tüm gelişmeler, bu alanda ayaklarının altındaki toprağın kaydığını gösteriyor. Buna bir de Filistin’le ilgili tutumda Gazze’nin yeniden yapılandırılmasında ABD’ye verilen destek eklenince ortada çok fazla bir şey kalmıyor. Türkiye sağcılığı, kitle tabanı bulmak için işlediği tüm başlıklardan birer birer uzaklaşıyor.
Geriye sadece bölgenin yeniden yapılandırılmasında rol alacak güçlü Türkiye hikâyesi kalıyor. FON SKANDALI Tüm bu olup bitenler, ülkeyi ve iktidarı derinden sarsan fon skandalının yaşandığı tarih aralığında gerçekleşiyor. Kuşkusuz bu bir tesadüf olabilir. Öyle olsa da bağının hiç olmadığı anlamına gelmiyor.
Kısa bir iki notla konuyu açmaya çalışalım: Fon skandalı, hiç kuşku yok ki dış müdahaleyle patladı. Yani ülke dışından bir güç, “Bu işi bitirin” dedi. Mehmet Şimşek’e söylettikleri etkili olmayınca daha anlaşılır bir şekilde ifade edilmiş oldu.
O saat itibarıyla da çeşitli isimler ortaya çıktı. Hızlıca “kurban” verilen isimlerin dışında üstü örtülmeye çalışılanlar da oldu. Dikkat edin, hepsinin ortak özelliği Saray’a yakın oluşlarıydı.
Neredeyse tüm olay Erdoğan’ın birkaç metre ötesinde gerçekleşiyordu. Bu durum o kadar aleniydi ki yandaş medya, “Operasyonun hedefi Erdoğan!” diye manşetler atmaya başladı. Düğmesine ülke dışından basılan bu operasyonla iktidara bir mesaj verilip verilmediğini ya da nasıl bir mesaj verildiğini elimizdeki bilgilerle anlamamız mümkün değil. Ama yaşananlardan çıkarabileceğimiz birkaç nokta var: • ABD ve Trump ipleri ele geçirdi ve Türkiye’ye her istediğini yaptıracağını düşünüyor. • ABD tarafından çizilen rotada Türkiye için İran tehdit, İsrail ise müttefik olarak işaretlenmiş.
Azerbaycan, ABD tarafından istenilen konum alışla ilgili örnek ülke durumunda. Onunla gereksiz sorun yaşanmamalı. • ABD, özellikle Kıbrıs ve Gazze konusunda da İsrail’in başını ağrıtacak sorun istemiyor. • Erdoğan ve Bahçeli ABD’nin yeni yol haritasına ikna ama tabanları aynı fikirde değil. İktidarın son derece kırılgan bir dönemde olduğunu sürekli vurguluyoruz. Ekonomi politikalarıyla yeterince yıpranmış iktidar, politik tercihleri nedeniyle de tabanıyla mesafesini açıyor.
O nedenle iktidardan geriye, çıplak bir baskı ve şiddetten başka bir şey kalmamış durumda. Tam da burada MHP liderinin “Yasamayı bize verin, biz çözelim.” sözüne bir daha bakmakta fayda var. Kendi insanının tercihini değiştiremeyeceğini bilen iktidar, ABD’den alınacak “meşruiyetle” ülkeyi yönetebileceğini düşünüyor.
Ancak tarihin ve siyasetin değişmez bir gerçeği var: İçeride toplumsal rızasını tamamen yitirmiş bir iktidarı, dışarıdan ithal edilen hiçbir meşruiyet ayakta tutamaz. Washington’un onayı veya küresel aktörlerin çizdiği rotaya sadakat, evine ekmek götüremeyen, yoksullukla boğuşan ve adaletsizlikten bunalan milyonların öfkesini dindirmeye yetmez. Kendi tabanının yıllarca beslendiği temel hassasiyetleri bir kalemde silip atan, varlığını yalnızca dışarıdaki güç dengelerine ve içerideki baskı aygıtlarına bağlayan bir siyasi yapı, çöküşünü sadece bir süreliğine geciktirebilir o kadar.



