31 October 2026, Saturday
Nakba’dan Rotterdam’a: Tabipler Birliği’nin imtihanı
Gündem

Nakba’dan Rotterdam’a: Tabipler Birliği’nin imtihanı

Prof. Dr. Serap ERDOĞAN TAYCAN Geçtiğimiz aylarda Dünya Tabipler Birliğ, üyesi olan ulusal tabip birliklerine üzerinde çalışılmak üzere Tıbbi Yansızlığın Korunması ile ilgili bir belge gönderdi. Türk Tabipler...

Prof. Dr. Serap ERDOĞAN TAYCAN Geçtiğimiz aylarda Dünya Tabipler Birliğ, üyesi olan ulusal tabip birliklerine üzerinde çalışılmak üzere Tıbbi Yansızlığın Korunması ile ilgili bir belge gönderdi.

Türk Tabipler Birliği’nin de çok önemli katkılar sunduğu belge birkaç hafta önce Rotterdam’da gerçekleşen Genel Kurul’da kabul edilerek ‘DTB Rotterdam Bildirgesi: Silahlı Çatışmalarda ve Diğer Şiddet Durumlarında Tıbbi Yansızlığın Korunması’ adı ile yayımlandı. Paris’te 1947’de ilk Genel Kurulu’nu toplayan DTB’nin tarihçesi, etik ilkelerin ve tıbbi yansızlık duruşunun nasıl geliştiğini anlamak üzere yakından bakılmayı hak ediyor. DTB’nin kurulduğu sene, Britanya Tabipler Birliği tarafından hazırlanan Savaş Suçları ve Tıbaşlıklı, içeriği ve etkisi bakımından çok önemli bir rapor var.

Raporda savaş sırasında hekimlerin işlediği suçlar gündeme getirilmiş ve alınabilecek önlemler tartışılmış. Kim bu hekimler derseniz, Nazi hekimleri. Rapor yalnızca Nazi tıbbının işlediği suçları kınamıyor; hekimlerin devlet otoritesiyle ilişkisini, mesleki vicdanın siyasal iktidara teslim edilmesini ve tıp mesleğinin insan hakları ihlallerini önceden görüp bunlara karşı çıkma sorumluluğunu da gündeme getiriyor.

Raporun aynı yıl Eylül ayında ilk kez toplanan DTB’ye iki temel önerisi olmuş: Savaş suçlarına katılan hekimlerin yargılanmasını destekleyen bir kararın kabul edilmesi ve Hipokrat geleneğinin ilkelerini çağdaş biçimde yeniden ifade edecek, tıp eğitiminde ve mesleki uygulamada kullanılacak bir Dünya Tıp Şartı hazırlanması. Sonuç olarak, hekimin hastasına yönelik kötü muameleye direnmesi ve kendisinden kötü muamele talep eden otoritenin isteğini reddetmesi gerekliliğinin açıkça yer aldığı bir yemin kabul edilmiş ve 1948 Cenevre Bildirgesi’nin hazırlanmasına doğru gidecek adımlar atılmış. İkinci ve bugün için çok anlamlı bir diğer sonuç ise DTB’nin bugünkü Alman Tabipler Birliği’nin öncülü olan Alman hekimlik örgütünün üyeliğini Nazi dönemindeki tıbbi suçlara ilişkin kamuya açık bir özür ve taahhüt koşuluna bağlaması!

SAVAŞ SUÇUNA ORTAKLAR Nazi tıbbının işlediği insanlığa karşı suçlardan hareketle hekimlik etiğinin yeniden tanımlandığı, tıbbi yansızlık ve mesleki sorumluluğun evrensel ilkeler temelinde güvence altına alınmaya çalışıldığı aynı yıllarda, dünyanın başka bir coğrafyasında başka bir halkın yaşamı köklerinden sökülüyordu. 1947–1948’de Filistin’de yaşanan Nakba sırasında yüz binlerce Filistinli evlerinden ve topraklarından sürüldü ya da kaçmak zorunda bırakıldı. Belirsiz bir geleceğe, kuşaklar boyunca sürecek bir yerinden edilmeye doğru savruldular.

Bütün bunlar uluslararası toplumun bilgisi dahilinde gerçekleşti. O halde, bir halkın uğradığı yıkımın, başka bir halkın yaşadığı tarihsel felaketten çıkarılan evrensel etik derslerin kapsamına girip girmediğini belirleyen ne? 1947’deki kurucu tartışma yalnızca ‘hekim nasıl davranmalı’ sorusunu sormuyor; hekimlik mesleğinin, devletin gerçekleştirdiği ihlallere nasıl karşı koyması ve kendi üyelerinin sorumluluğunu nasıl değerlendirmesi gerektiği sorularını da gündeme getiriyordu.

Bu yaklaşım aslında sonraki yıllarda da terk edilmedi. Nitekim DTB, 2017 Chicago Bildirgesi’nde tabip birliklerinin kendi hükümetlerinin etik dışı politikalarını benimseyebildiğini açıkça kabul etmiş, ulusal çıkarların ötesinde bir mesleki sorumluluğu savunmuştu. Öyleyse neden 2026’da tıbbi yansızlıkla ilgili yeni bir açıklama yapılma ihtiyacı duyuldu?

Rotterdam Bildirgesi’nde olan, bir adım daha ileri gidilerek ulusal tabip birliklerinin, kendi devletlerinin gerçekleştirdiği ihlaller de dâhil olmak üzere tıbbi yansızlık ihlallerine kamuoyu önünde karşı çıkmaya ve sessiz kalmamaya çağrılması. Şimdi sizleri bu tartışmaların yapıldığı Genel Kurul binasının önüne yerleştirilmiş, “Tıpta boykota hayır, tıp köprüler kurmalı, boykotlar değil” yazan, 7 Ekim 2023’te öldürülen ve kaçırılan İsrailli sağlık çalışanlarını anan ve İsrail’in dünya tıbbına katkılarını sıralayan pankartların fotoğraflarına bakmaya davet ediyorum. İnsan Hakları İçin Hekimler-İsrail’ve pek çok bağımsız kuruluşun İsrail Tabipler Birliği ve İsrailli hekimlerin, Filistinlilere uygulanan insanlık dışı muamele ve işkencelerde bizzat sorumluluklarının bulunduğuna dair raporlarına; küçücük bedenine 335 kurşunla saldırılan Hind Rajab adına kurulmuş Hind Rajab Vakfı’nın tam da DTB’nin tıbbi yansızlık bildirgesini tartıştığı tarihte, İsrail Tabipler Birliği, İsrailli hekimler ve üst düzey sağlık yetkilileri hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne suç duyurusunda bulunmuş olmasına; Halkların Sağlık adlı yapının İsrail Tabipler Birliği’nin DTB üyeliğinin askıya alınmasına ilişkin kampanyasıdünyadan binlerce imza toplanmış olmasına rağmen, DTB’nin İsrail Tabipler Birliği’ne yönelik hissedilebilir ve görülebilir açık desteği üzerinde düşünmeye davet ediyorum.

1948 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi T. S. Eliot, İçi Boş şiirinde düşünceyle gerçeklik, niyetle eylem arasına düşen bir gölgeden söz eder.

Dünya Tabipler Birliği’nin seksen yıllık tarihine bakarken insan ister istemez seksen yıldır var olan bu gölgeyi düşünüyor. Bir meslek örgütünün etik ilkelerinin evrenselliği, onları ilan edebilmesiyle değil, uygulanması en güç durumlarda da savunabilmesiyle sınanır. Hekimlik etiğinin ilkeleri tekrar tekrar tanımlanmış, mesleki bağımsızlık ve insan hakları vurgulanmış, ihlaller karşısında sessiz kalınmaması gerektiği ilan edilmiştir.

Peki tam da bütün bu ilkelerin kurumsal sorumluluğa ve hesap verilebilirliğe dönüşmesi gereken zamanlarda araya düşen gölge neyin gölgesi?

İlgili Haberler