Değişim mi dönüşüm mü: Adayın kimliği, sorumluluğu ve siyasetin yönü
Son iki yerel seçimde de yerel halkın iktidarın türlü alanda yarattığı mağduriyet ve mutsuzluğu yeni bir açılım ve umut olarak gördüğü CHP’li adaylardan yana gelişmiş ve yükselen bir seçim başarısı grafiği getirmişti....
Son iki yerel seçimde de yerel halkın iktidarın türlü alanda yarattığı mağduriyet ve mutsuzluğu yeni bir açılım ve umut olarak gördüğü CHP’li adaylardan yana gelişmiş ve yükselen bir seçim başarısı grafiği getirmişti. Her iki seçimde de ayrımcılığın, tekçiliğin ve yandaş kayırmanın karşısında toplumsal olarak kapsayıcı ve yeni bir dönem vaadi vardı. Seçmen bu yeni dönemi deneyimlemeyi seçti.
Özellikle İstanbul ve Ankara gibi uzun yıllar sonunda AKP’den alınan yerlerde başarılı sosyal politikalar, halkı koruyan kamusal düzenlemeler karşılık buldu. Böylece iktidarın baskısının yöntemi de değişti. Yeni olan aday devşirme taktiği ve araçları.
Son dönemde peş peşe yaşanan transferler siyaset insanları dönüştürür mü? sorusuna dönmeyi gerekli kılıyor. Toplumu daha iyi olanla, hak ettiği hizmetle etkilemek, geliştirmek ve dönüştürmek siyasetin amacı olmalıyken siyasetin başkanları dönüştürdüğü bir sebep-sonuç döngüsünün içindeyiz artık.
Oysa kişinin hangi partiden, hangi ideolojiyle ve programla seçildiğinin, halkın ihtiyaçları için verilen sözlerin belirleyici olması beklenir. O makamın çağrısı budur. Bu kavrayışla birlikte çıkılan yol, özellikle kendisini seçmemiş olanların tercihine saygıyı da içerir.
Elbette kendisine en az oy verenlerin tamamını kapsayan eşit ve adil bir yönetim bu saygının gereğidir. Bambaşka vaat ve icraatları olana yöneliş ancak seçilenin önceliği kendi kariyeri, çıkarı, ihtirasları ve illa nihai makamsa mümkündür sadece. Korku ise başka bir dürtü elbette.
Korkutulabilmeyi, tehdit edilebilmeyi olanaklı kılan bir açığı olmayan kişi, siyasete girerken talip olduğu gömleğin güncel ve dönemsel olarak nelere direnmeyi gerektireceğini kavramalıdır. En azından aday olurken neyi göze aldığını bilebilecek öngörü ve kavrayıştan yoksun adayın tüm nitelikleri sorgulanmayı hak eder. Mevcut olana alternatif üreterek değişimden parti değişimine insan hangi kimliğini korur, hangi ilkelerinden vazgeçer?
Zülfü Livaneli, dostlarından bahsettiği metinde iki büyük dostunun birbirine benzeyen öyküsünü anlatır. Biri müziğini Yunanistan’ın direniş hafızasına dönüştüren Mikis Theodorakis’tir, diğeri Kırgız bozkırlarından dünya edebiyatına açılan Cengiz Aytmatov. İkisine de ülkelerinin cumhurbaşkanlığı önerilmiştir.
İkisi de farklı ama aslında benzer ve tutarlı gerekçelerle kabul etmez. Theodorakis’e öneriyi dönemin Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis götürür. Zülfü Livaneli’nin tanımıyla Theodorakis, doğru bildiğini dile getiren politik bir sanatçıdır.
Çünkü kurnaz pusulara yatmak yerine, gümbür gümbür atan yüreğinin tepkilerini dile getirir. Bir siyasetçinin uzlaşma aramasını anlayabileceğini, ancak sanatçının tavrının net olması gerektiğini söyleyerek teklifi kabul etmek için bir koşul öne sürer. ABD Başkanı George W.
Bush Yunanistan’a gelirse onu karşılamayacak, onunla görüşmeyecek ve elini sıkmayacaktır. Makamın gerektirdiği protokol ile sanatçının antiemperyalist tutumunun uzlaşmayacağını bilerek bu makamı neden seçmeyeceğini anlatmanın incelikli ve kuvvetli ifadesidir bu. O yaşamını toplumsal sorumluluğunun politik tercihinin arkasında onurlu bir duruşla halkı kucaklayan eserlerine damıtmıştır.
Korkusuzca. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından kurulan bağımsız Kırgızistan’ın cumhurbaşkanlığı için düşünülen ilk isimlerden biri Aytmatov’dur. O ise yazar olarak kalmayı tercih eder. Livaneli’nin sözleriyle, Halkının manevi cumhurbaşkanı olmak ona yettiğinden… Ne Aytmatov ne de Theodorakis siyasetten uzak, dünyaya yukarıdan bakan “tarafsız” sanatçılardır.
Aytmatov Sovyetler Birliği’nde halk temsilciliği yapmış, Gorbaçov’un danışmanları arasında yer almış, ardından ülkesini büyükelçi olarak temsil etmiştir. Theodorakis milletvekilliği ve bakanlık yapmış; faşist Albaylar Cuntası’na karşı mücadele etmiş, hapis ve sürgün yaşamıştır. İşte CHP’den ya da farklı bir muhalif partiden seçilen ve halkın iradesini yok sayan başkanlar ve fillerin ayakları altında meclis aritmetiği için bir virgül bile olamayarak nokta küçüklüğünü kendine yedirmiş teslim olan belediye meclis üyelerinin kararlarını değerlendirirken sevgili Zülfü Livaneli’nin Mikis Theodorakis’e ithafında dönüp dönüp sorduğu soru yerleşti zihnime: Dostum Mikis, söyle, kimiz biz?
Mesele siyasete girmek ya da girmemek değil. Mesele, siyasete girerken taşıdığınız ilkelerle makamda kalmak için benimsediğiniz ilkelerin aynı kalıp kalmaması. Bazı insanlar ancak bir makama oturduğunda o makam sayesinde büyür, daha doğrusu gözlerde büyütülür.
“Güçlenir”, ilk kez var olur belki de. Bazılarıysa geçmişten taşıdığı birikimle, düşünce ve ahlakıyla makamı büyütür. O makamı halk için geçici olarak hakkıyla doldurmayı seçer.
Şilili komünist şair Pablo Neruda, ülkesinde senatörlük yaptı. 1970 seçimleri öncesinde Şili Komünist Partisinin cumhurbaşkanı adayıydı. Ancak kişisel adaylığını büyütmek yerine Salvador Allende lehine çekildi; Halk Birliği’nin iktidara gelebilmesi için çalıştı.
Bugün insanların makamlarını korumak uğruna parti değiştirdiği yerde Neruda, halkın iktidar olabilmesi için kendi adaylığından vazgeçmişti. Sanatçılar kimlikleriyle ve bağımsız yaratıcılıklarıyla toplumun benimsediği örnek ve öncü kimliklerdir. Bu örnekleri salt sanatçılara özgü tercihler gibi değerlendirmemeliyiz.
Siyasetçiler de pekâlâ aynı onurlu duruşu seçmelidirler. Siyasetçinin bilimden, sanattan beslenmediği, toplumdan kopuk araçsal gerçeklikleriyle hareket ettiği, politik ve toplumsal sorumluluğunu siyasetin önüne koyduğu koşullar bugünün yer değişimlerini özetliyor. Ülkemizde parti içi ya da iktidara adaylık seçimlerinde yaşananlar da aynı.
İçe dönük, lidere odaklı ve günlük reflekslerle, taraftarlık sığlığında tercihlerle gelişen listelere doluşanların istikrarsız, ilkesiz ve popülist bir siyaset anlayışını sürdürdüğü bu döngü ancak kimiz biz? sorusuyla kırılabilir. Bir başka yönden de bakalım isterim.
∗∗∗ Dünyada savaşlar, emperyalist müdahaleler, milliyetçilik ve dışlayıcı siyaset güç kazanırken, bu düzenin sonuçlarını yaşayan halkların tercihleri de kimi kentlerde kimliklerini saklamadan, kentlerinin ortak sorunlarına çözüm öneren göçmen ya da azınlık kökenli adaylardan yana siyasetin yönünü değiştirebiliyor. Berlin’de Türkiye kökenli Elif Eralp’in öncülüğündeki Die Linke, 2026 eyalet seçiminde birinci oldu. Eralp’in belediye başkanlığı koalisyon görüşmelerine bağlı ancak bu onun seçim başarısını olanaklı kılan kampanyasını, vaatlerini idrak etmemize engel değil.
Başarıyı getiren kökeni değil ama kiralar ve konut krizi gibi başat ve kemikleşen toplumsal sorunlara duyarsız kalmayan tercihiyle siyasi kimliğiydi. New York’ta Uganda doğumlu, Müslüman ve Güney Asya kökenli Zohran Mamdani’nin belediye başkanı seçilmesini sağlayan vaatleri de yaşam maliyeti, ulaşım ve çocuk bakımı gibi temel sorunlar üzerine kurulmuştu. Bu adayların kimlikleri siyasetten ayrı düşünülemez; fakat seçmenle kurdukları bağ, kimliklerinin ortak bir adalet ve yaşam programına dönüşmesiyle güçlendi.
Bu adayların kimliği tali bir ayrıntı değil, siyasetin yıllarca dışında tutulmuş ya da yalnızca kendileri hakkında konuşulan kesimlerin artık karar mekanizmalarında yer alması demek. Kimin aday olabildiği, kimin yönetmeye layık görüldüğü, kimin sesinin “genel” ve kimin sesinin “özel” sayıldığı da siyasetin konusu. Fransa’da Mali kökenli bir aileden gelen Bally Bagayoko’nun La France Insoumise ve komünistlerin desteğiyle Saint-Denis belediye başkanlığını ilk turda kazanması da bu tabloya eklenebilir.
Bunlar tek başına dünyanın sola döndüğünü göstermiyor. Ancak sağın yükselişinin tek ve kaçınılmaz yön olmadığını; eşitlik, barınma ve sosyal adalet taleplerinin farklı yerlerde yeniden güçlü bir seçmen karşılığı bulabildiğini gösteriyor ve daha önemlisi sistemin tıkandığını ve alternatif ihtiyacını önemli ve gelişen bir alan olarak tanımlıyor. Türkiye’de ise son yıllarda bunun tam karşısından örnekler izliyoruz.
Seçmenin karşısına bir partinin adı, programı ve amblemiyle çıkan; o partinin örgütünün emeğiyle seçilen bazı belediye başkanları başka partilere geçiyor. Dün meydanlarda en ağır dille eleştirdikleri iktidarın rozetini bugün törenlerle takabiliyorlar. Elbette parti değişikliğiyle ilgili her seçim aynı genellemeyle ele alınmamalı.
Bir parti kendi ilkelerinden uzaklaşabilir; seçilmiş kişi buna karşı çıkarak ayrılabilir. Parti bölünebilir, yeni bir siyasal hareket doğabilir. İnsanların düşünceleri de zaman içinde değişebilir.
Siyasi ahlak hiç değişmemek değildir. Ancak özellikle sosyal demokrasinin ilkelerini benimsemiş bir partiden Cumhuriyet, demokrasi ve insan hakları karşıtı bir uzun atlama; parti içi değer yitimi, yozlaşma, liyakat ve insan malzemesi sorgusunu gerektirir. Bir belediye başkanı yalnızca ismiyle ya da kimliğiyle seçilmez.
Hele bizim ülkemizde seçmen kişiden çok –hatta çoğu zaman rağmen– bir partiye, programa, kadroya ve siyasal temsile oy verir. Dolayısıyla başkanın seçimden sonra karşı safa geçmesi, hukuken mümkün olsa bile demokratik açıdan kendisine emanet edilen oyları yanında götürmesi anlamına gelir. İktidarın yargıyı, kamu kaynaklarını ve idari denetimi muhalif belediyeler üzerinde bir baskı aracına dönüştürdüğü koşullarda bu geçişleri yalnızca kişisel ahlak meselesi olarak değerlendirmek de eksik kalır.
Baskının varlığı, makam uğruna teslim olmayı erdemli kılmaz. Tam tersine, siyasi temsilin gerçek sınavı baskı başladığında verilir. İktidar değişince saf değiştiren, soruşturma yaklaşınca rozet değiştiren kişi yalnızca partisini terk etmiş olmaz; kendisine oy veren insanların iradesini de iktidarın kullanımına sunar.
Değişen düşünce midir, yoksa güç merkezi mi? Aytmatov, Theodorakis, Neruda ve niceleri ulaşabilecekleri en yüksek makamı kimliklerinden değerli görmediler. Bugün bazı adaylar, kimliklerini saklamadan ve onları dar bir aidiyete hapsetmeden siyasal alanı genişletiyor.
En son Çigli’de örneğini gördüğümüz bazıları da seçmenin verdiği yerel bir makamı kaybetmemek için yıllarca savunduğunu söylediği düşünceleri, partisini ve kendisine güvenen insanları geride bırakırken daha üç gün önce kendisini adaylığa taşıyan belirleyici kimliğini kimlik siyasetine kurban ederek Alevi kimliğinden kalkışiddiaları yalanlayışından bile utanmıyor. Onlar makamdan vazgeçerek kimliklerinin hakkını verdiler. Bunlar kimliklerinden vazgeçerek makamlarını koruyor.
Siyaseti kim, ne için istiyor? Bir adayın kimliği siyasete giriş kapısı olabilir; ama o kapıdan geçince hangi ilkeleri savunacağı, kimlerin hayatını değiştireceği ve iktidar karşısında neyi koruyacağı belirleyici olur. Theodorakis ile Aytmatov’un makam karşısında hatırlattığı ölçü de bugün yeni seçilen bu adaylara yönelttiğimiz soru da aynı yerde buluşuyor: Siyaset insanın yönünü mü değiştiriyor, yoksa insan kendi kimliği ve ilkeleriyle siyasetin yönünü değiştirebiliyor mu?

