Sertaç ÇELİK Aydan Ay, çocukluğundan bu yana edebiyatın içinde büyüyen, öyküden romana, denemeden kültür sanat çalışmalarına uzanan üretken bir yazar. Paris’te geçirdiği yirmi iki yılın ardından İstanbul’a döndüğünde Türkçe ile yeniden kurduğu ilişkiyi öyküler aracılığıyla güçlendiren Ay, bugün yazarlığının yanı sıra edebiyatın okurla buluştuğu pek çok çalışmanın da içinde. Artshop Yayıncılık'tan çıkan son kitabı Harflerin Fısıltısı’nda edebiyatın izini, kişisel anıları, toplumsal belleği, sevdiği yazarları ve yaşadığı dönemin tanıklıklarını bir araya getiren Aydan Ay ile kitabın ortaya çıkış hikâyesini, çocukluk yıllarından taşıdığı edebi mirası, Paris deneyimini, Haydarpaşa mücadelesini, yazarlık serüvenini ve önümüzdeki döneme ilişkin çalışmalarını konuştuk.
- Harflerin Fısıltısı, edebiyat, anılar ve toplumsal belleği ortak bir anlatıda buluşturan bir kitap. Bu kitabı yazmaya sizi iten temel ihtiyaç neydi? Okurla hangi duyguyu ya da düşünceyi paylaşmak istediniz? Hepimizin yaşadığı o zor pandemi günlerinde...
Annemin de yoğun bakımda olduğu o günlerde… Sonra sonsuzluğa gidişi… Yaşayan için bitmeyecek bir şey hayat; ancak ölenler için kısa. Bazen yüzüme uzun uzun bakardı annem. Hayatı bütünüyle geri çekilirdi artık ona ait olmayan o bakışlardan… Doğum, ölüm ve ikisi arasında bir hikâye… Ama ben annemin hikâyesini bir türlü yazamadım.
Onu yitirdiğim gece, boş defterimin başında oturdum, iki parmak arama sıkıştırdığım hissiz duygusuz kalemle, hüznümün tam ortasında sözcüklerle, harflerle konuştum… Ağlayamadım… O an beni teselli eden, hüznümü anlayan sözcüklerin ve Harflerin Fısıltısı’ydı. Korkuyla panikle yaşadığımız o günlerde, hele bir de insan annesini yitirdiğiyse donup kalıyor. Annemin gidişinin hüznünü yaşamamak - unutmak için öykü ve romanlarda salgını araştırdım.
İnsanların salgın hastalıkla mücadelesi ilk yazılı metinlerden bu yana edebiyatın da konusu hep. Gılgamış Destanı’ndan başlayarak, Daniel Defoe’nun Veba Yılı Günlüğü’nü, Boccaccio’nun Dekameron’u, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Hakk’a Sığındık’ı, Reşat Nuri Güntekin’in Salgın’ı, Jack London’un Kızıl Vebası’nı, Marquez’in Kolera Günleri’nde Aşk’ı… Öykü ve romanlarda salgın hastalıklara dair ne varsa yeniden okudum o günlerde… “Edebiyat ve Salgın” adlı bir inceleme yazısı yazdım. Hoşuma gitti.
Vivaldi’nin Dört Mevsimi’nden yola çıkarak, öykü ve romanlarda dört mevsimi araştırdım. Bir inceleme yazısı yazdım. Sonra yazılarım çoğaldı.
Annem bana bir hayat verdi. O hayatı, yaşama sevincini asla yok etmemeliydim. Aslında bütün acılar korkaktır, insanın yaşama sevinci ve cesareti karşısında hepsi geri çekilir.
O zor günlerimde edebiyat bana iyi geldi. Alaycı ve mizahi bir öykü yazdım, “Virüsle Beş Çayı” başlıklı… Koronavirüsü ti’ye almıştım, mikrobücür diye… Yazarak mutlu olan bir insanım. Edebiyat iyi geliyor bana… Harflerin Fısıltısı başlıklı kitap dosyam, dört yıl bekledi, demlendi.
Araştırarak, okuyarak ve yazarak büyük bir emek vardı. Eylül 2025’te kitaplaşmasına karar verdim. Söz artık okurun...
- Kitabınızda Haydarpaşa Garı'ndan Sevgi Soysal'a, Cemal Süreya'dan Aziz Nesin'e uzanan geniş bir edebiyat ve kültür dünyasına tanıklık ediyoruz. Bu isimlere ve mekânlara yeniden dönme ihtiyacı neden önemliydi? Edebiyat, bir toplumun hafızasını geleceğe taşıyan en güçlü alanlardan biri mi?
On dört yıldır Haydarpaşa Dayanışması olarak, Haydarpaşa Garı’nın gar olarak kalması için mücadele ediyoruz. Haydarpaşa Garı ile ilgili “Hamal Hasan” adlı bir öyküm var. Bir de inceleme yazım olsun istedim.
Kitapta tanıdığım, sevdiğim şair ve yazarlara da yer verdim. Bu yazılar ve mektuplar daha önce çeşitli dergilerde yayımlandı. “Şapkası Çiçekle Dolu Şair - Cemal Süreya” başlıklı yazım da Seçkin Zengin’in Şairime Mektuplar adlı kitabında yer aldı.
Deneme kitapları kalıcı. Montaigne örneğinde olduğu gibi, yıllar sonra da anlamını yitirmemesi önemli. Ayrıca denemenin düşünsel yönü evrensel.
Okuru bilgilendirir, düşündürür ve yön gösterir. - Çocukluğunuzdan itibaren Fakir Baykurt, Dursun Akçam, Talip Apaydın gibi önemli isimlerin bulunduğu bir kültür ortamında yetiştiniz. O yıllardan bugüne taşıdığınız en değerli edebi ve insani mirasın ne olduğunu düşünüyorsunuz?
Şanslı bir çocukluk ve gençlik yılları. Çocuk yaşlarımda bu değerli insanlara “yazar-şair” olarak bakmıyordum; onları babamın arkadaşları olarak görüyordum. Babamdan bana kalan en güzel miras, kitapları ve dostları oldu.
İstanbul’a döndüğüm yıllarda Abdullah Nefes, Aydın Ilgaz, Pakize Türkoğlu, Zuhal Tekkanat, Deniz Kavukçuoğlu, okul arkadaşım Cezmi Ersöz hep yanımda oldular. Hayatta olanlardan, şu an aklıma gelen baba dostları ve değerli isimlerimiz ise Adnan Özyalçıner, Ataol Behramoğlu, Adnan Binyazar, Eray Canberk, Nihat Ziyalan, Gülsüm Cengiz, Zeynep Aliye, Nevra Bucak, Türkân İldeniz, Necati Güngör, Özkan Mert… Niceleri… Ömürleri uzun olsun, sağlıklı yaşasınlar… O yıllardan bugüne taşıdığım en değerli edebi ve insani miras; edebiyat, sanat ve insanın dik duruşu. - Paris'te aldığınız Fransız dili ve edebiyatı eğitimi ile Türkiye'deki edebiyat birikiminiz arasında nasıl bir etkileşim oluştu?
İki farklı kültür, yazı dilinizi ve bakış açınızı nasıl besledi? Altı-yedi yaşlarında, okuma yazmayı yeni öğrendiğim yıllarda bana Fransızca öğretiyordu. Onun ölümünden sonra da Fransızcamı geliştirdim. Fransa’ya gittiğimde dil konusunda zorluk yaşamadım.
Fransız kültürünü, edebiyatını, sanatını ve müziğini çok seviyorum. Düşünsenize, yirmi iki yıl Paris’te yaşa ve ana dilini unut… On altı yıl önce İstanbul’a döndüm ama çok zorluk çektim. Bir gün Zuhal “Günlüklerini okumak istiyorum” dedi.
Okuduktan sonra bunları kitaplaştırmamı istedi. Öykü yazarak Türkçemi yeniden kazandım. Türkçe konuşmakta epey sıkıntı yaşadım.
Hâlâ konuşurken aksanım var. Türkiye’deki edebiyat birikimimi yeniden kazanmak zor olmadı. Zaten altyapım vardı.
Edebiyat aslında müzik gibi evrensel. Hangi dilde, hangi kültürde yazılırsa yazılsın, insanın ortak sesi. Edebiyat sınırsız ve evrensel bir sanat.
Okur olarak yabancı yazarların, şairlerin kitaplarını okuyoruz. O kitaplarda anlatılanlar, yazılanlar Türk okuruna yabancı gelmiyor. Sözgelimi Murakami’nin ya da Kawabata’nın kitaplarını severek okuyoruz.
- Bir yazarın kalemini yalnızca okudukları değil, yaşadıkları da biçimlendiriyor. Geriye dönüp baktığınızda, yazarlığınızı en çok besleyen kitaplar mı, insanlar mı, yoksa hayatın öğrettikleri mi oldu? Hayatın bana öğrettikleri… - Yazarlık serüveniniz yeni kitaplarla sürerken, Türkiye Yazarlar Sendikası'ndaki çalışmalarınız ve "Yazar Mutfağı" buluşmaları da edebiyat yaşamına önemli katkılar sunuyor.
Önümüzdeki dönemde okurlarınızı hangi yeni kitaplar, projeler ya da kültürel etkinlikler bekliyor? “Yazar Mutfağı” etkinlik çalışmalarım yeni sezonda da devam edecek. Katılım iyi, verimli geçiyor.
Önümüzdeki dönem için iki öykü dosyamın hazırlığına başladım. Ayrıca babamın günlüklerini de yeniden kitaplaştırmayı düşünüyorum. Bu güzel söyleşi için size çok teşekkür ediyorum.
Emeğinize sağlık. İyi ki edebiyat var! İnsanoğlu var oldukça edebiyat ve sanat hep var olacak.