Anlatılan bizim hikâyemiz değil! - 2
Aslında 12 Eylül sonrasında yazılan romanların, diğer tarihsel-siyasal kırılma dönemleriyle kıyaslandığında hiç de az olmadığını belirten Türkeş, “Ancak edebiyatta derin izler bırakacak, en hiç değilse belleklerde yer...
Aslında 12 Eylül sonrasında yazılan romanların, diğer tarihsel-siyasal kırılma dönemleriyle kıyaslandığında hiç de az olmadığını belirten Türkeş, “Ancak edebiyatta derin izler bırakacak, en hiç değilse belleklerde yer edecek bir 12 Eylül Romanı külliyatından söz etmek zor” diyor. Yazar bu durumu, “neoliberal ekonomik politikaların yeni bir kültürel iklim yaratmasına” ve çok doğru şekilde, “solun değerlerinin dışlanmasına” bağlıyor. Türkeş, “Devrimci hareketin ezilmesinden sonra, solun itibar yitimine uğradığı sürecin ürünü olan romanlarda eleştiri konusu olan egemenler değil isyan edenlerdir” diyor.
Türkeş bu kategoride gördüğü yazarlar olarak Orhan Pamuk, Ahmet Altan, Latife Tekin ve Attila İlhan’ı sayıyor. Küçük ama önemli bir itirazım var. Attila İlhan hariç, liste doğru.
Yalçın Küçük’ün “Küfür Romanları” adını verdiği kitapların yazarları onlar. Hayat mahkum etti, biliriz. Listeye, “Bekle Dedim Gölgeye” kitabını yazan Ümit Kıvanç’ı koymak gerekir.
Bu yazarlar öyle bir edebiyat ortamı yarattılar ki, neredeyse bütün devrimciler buruşuk ve hastalıklı tipler. Onlar zaten ne devrim yapabilirlerdi ne de iyi ve güzel başka bir şey. Daha cinsellik sorunlarını çözememiş, küçük örgütlerinde bile iktidar kavgasına tutuşan, birbirine bile şiddet uygulayan yırtıcı tiplerdir.
Tarihsel ve toplumsal bağlamı olmayan, siyasal bir zemini ve ideolojik-felsefi bir arka planı bile bulunmayan, anlamsız bir kavga yürüten ruh hastalarıdır onlar. Sol böyle çizilince, okuyucuya hoyratça ve neredeyse “iyi ki 12 Eylül darbesi yapılmış, hayatımız kurtulmuş” duygusunu veriyor. Bunu aralarında açıkça söyleyenler de oldu, onlardan bazılarını ve önemlilerini “Liberal İhanet” kitabımda yazdım. İYİ YAZANLAR DA VARDI Attilâ İlhan’a gelince, kendisiyle uzun sohbetler yapmış ve AKM’deki cenaze töreninde konuşmuş biri olarak, “Küfür Romancıları” içinde sayılmasını hiç anlamadım.
Kaldı ki bizim kuşak için yazılan en güzel şiirlerden biri ona aittir. A. İlhan öncelikle şairdir, tarihsel TKP geleneğine mistik bir bağlılık duyan bir sosyalistti.
Prof. Sencer Divitçioğlu ve Kemal Tahir etkisinde de olsa, özgün bir edebiyatçıydı. Devrimciler onun şiirinde, “Güneşten aydınlık yontardı.” Onlar “Gülüşleri hoyrat, sert adamlardı.” “Bir akşam üstü gittiklerinde ortalık kararmıştı.” Şair bunu görmüştü. A.
Ömer Türkeş, 12 Eylül darbesinin gerçeklik imgesini yakalayan en iyi romanların başında Bilge Karasu’nun “Gece” kitabınıbulunduğunu söylüyor. Feride Çiçekoğlu’nun “Uçurtmayı Vurmasınlar” (1986) ve Kaan Arslanoğlu’nun “Devrimciler” (1988) romanlarına da dikkat çekiyor. Ardından, aralarında arkadaşlarımızın da bulunduğu bir liste veriyor.
Bu listedeki Bilge Karasu dışındaki bazı yazarları dikkate değer bulmakla birlikte ortaya konulan eserleri “tatmin edici” bulmadığını belirtiyor. Listeye, 12 Eylül hakkında doğrudan ya da dolaylı yazan herkesi almış, kötüler de var iyiler de. Örneğin; Burhan Sönmez’in “İstanbul İstanbul” (2015), Ayşegül Devecioğlu’nun “Kuş Diline Öykünmek” (2004), Murat Uyurkulak’ın “Tol” (2002), Mehmet Eroğlu’nun “Zamanın Manzarası” (2002) gibi kitaplar da bu listede yer alıyor, öne çıkıyor. Yazarlar bizim kuşaktan çoğunlukla, arkadaşlarımız.
İyi yazarlar. LİSTE KARIŞIK Ancak bu listede de Oya Baydar gibi yılgınlığın, umutsuzluğun, hatta teslimiyetin romanını yazanlar da bulunuyor. Liste karma gerçekten. Baydar’ın listede yer alan “Hiçbiryere Dönüş” (1998) ve “Sıcak Külleri Kaldı” (2000) romanları böyle.
Sürgünden bir yılgın olarak dönen roman kahramanı kadın, “teslim” olmanın nasıl kaçılmaz olduğunu anlatıyor sol için. Yorgunluk ve yenilmişlik neredeyse her satıra sinmiş. Zaten çoktan kaybedilmiş bir dava bizimki.
Söz niyeti aştı mı bilmiyorum. Olabilir. Belki “Küfür Romanı” değiller ama yılgınlık edebiyatı oldukları kesindir.
Zaten Baydar kendisiyle “Sıcak Külleri Kaldı” romanı hakkında, yayınlandığı yıl söyleşi yapan Cumhuriyet muhabirine, “Nasıl buldun kitabı” diye soruyor. bu soruya “Okuyunca umutsuzluğa kapıldım” diye yanıt veriyor. Buna çok şaşıran Oya Baydar, “Ama ben umut vermek için yazdım” diyor.
Bu kez biz şaşırıyoruz. Yine de Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşundaki Oya Baydar’ı, Ahmet Altan ile yan yana koymaya gönlüm el vermiyor. Türkeş’in listesinde yirmiyi aşkın yazar var, bir yanlışlık yapmamak için daha fazla isim anmayacağım. Söz konusu yazısında Türkeş; “Roman ve hikayeler gerçeği sorgulamanın, gerçeğin görünmez yüzünü açığa çıkarmanıözel bir aracıdır” diyor.
Ve Fuentes’ten çok önemli bir alıntıyla bitiriyor: “Kurmaca metinler, dünyada eksik olanı, dünyanın unuttuğunu, ulaşmayı umduğunu ve belki de hiç ulaşamayacağını icat eder! Ve edebiyat, tarihin unuttuğunu gerçek kılar!” Toplum, tarih, yaşam, edebiyat ve yeni kuşaklar; hâlâ o görkemli isyanın, büyük kavganın, darbecilere ve zalimlere direnenlerin hikayesini -hatalarımızı da örtbas etmeden- yazacak romancılarını bekliyor. Hayatı estetik düzlemde yeniden üretecek sanatçılarını arıyor.
Çünkü, bugüne kadar anlatılan bizim hikayemiz değildi.


