Çıkar çatışması mı çıkar çakışması mı?
Türkçede kullanılan kimi kavramların mantığını anlamakta zorlanıyorum. Sözgelimi “çıkar çatışması” bunlardan biri. “Çatışma”, karşıtlıkların karşılaşmasından doğar. Sözcüğün vuruşma, kavga etme gibi anlamları vardır....
Türkçede kullanılan kimi kavramların mantığını anlamakta zorlanıyorum. Sözgelimi “çıkar çatışması” bunlardan biri. “Çatışma”, karşıtlıkların karşılaşmasından doğar.
Sözcüğün vuruşma, kavga etme gibi anlamları vardır. “Çakışma” ise iki şeyin örtüşmesi, üst üste gelmesi durumudur. “Çıkar çatışması” kavram, İngilizcedeki "Conflict of Interest" teriminden çevrilmiş.
"Conflict" sözcüğünün dilimizdeki karşılığı çatışma, anlaşmazlık ve savaşımdır. “Interest” ise “çıkar, menfaat” demektir. TDK, “çıkar çatışması” kavramını şöyle açıklıyor: “1.
İki veya daha çok kişinin bir çıkar etrafında sadece kendine avantaj sağlama amacıyla giriştiği çaba. 2. Bir çalışanın veya üst düzey yöneticinin işyeri ile ilgili gerçekleştirdiği işlemlerden işverenini olumsuz şekilde etkileyecek, gizli, ekonomik veya kişisel bir kazanç sağlaması.” Bu kavrama hukuk terminolojisinde yüklenen anlam, TDK’nin açıklamasına uygun düşüyor.
Haksız çıkar paylaşımı nedeniyle bir kişinin ya da kurumun görevini tarafsız ve dürüst yapmaması “çıkar çatışması” sayılıyor. Benim de takıldığım nokta tam burası. Böyle bir durumda bireyin kendi çıkarları ile temsil ettiği kurumun çıkarlarının karşı karşıya geldiği, yani çeliştiği varsayılıyor.
Oysa yolsuzlukta çıkarların buluştuğu yerde amaç birliği varsa neden “çatışma” olsun ki? Hırsızlar çalarken değil paylaşırken kavga ederler! Bana göre burada çıkarlar açısından “çatışma” değil tam bir “çakışma”, uyum sözkonusudur.
Konuyu bir örnekle anlatmaya çalışalım: Bir kamu görevlisi ile iş insanının bir ihale pazarlığında buluştuğunu, yan yana geldiğini düşünün. Diyelim ki ihale komisyonundaki kamu görevlisi, hak etmediği halde, rüşvet karşılığında iş insanını kazandırıyor. Bu durumda alan da veren de çıkar sağlamış olmuyor mu?
Peki, çatışma bunun neresinde? Bunlar benim sesli düşüncelerim. Bu kavramın tanımında sizce de bir yanlışlık yok mu?
Türkçeye kafa yoranların yanıtlarını bekliyorum. ∗∗∗ “YIL” İLE “TARİH”İ KARIŞTIRANLAR! Özellikle köşeyazılarında “yıl” ve “tarih” kavramları birbirine karıştırılıyor.
Uyarılarımın sayısını unuttum ama tarih yerine “yıl” sözcüğünü kullananların arttığını görüyorum. İşte birkaç yeni örnek daha: “1.1.2013 yılındayım, gene yollardayım ve mavi bir gök altında İlhan abiyle vedalaştığım Hacıbektaş yolundayım.” (Işıl Özgentürk, ‘Uzun ince bir yoldayım...’, Cumhuriyet, 3 Mayıs 2026) ∗∗∗ “Türkiye’de Telif Hakları 5 Aralık 1951 yılında kabul edilen ve 1 Ocak 1952 yılında yürürlüğe giren 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile korunuyor.” (Burhan Şeşen, “Şarkı aynı ama Kılıçdaroğlu farklı”, BirGün, 18 Haziran 2026) ∗∗∗ “Ferhan Usta, kendisini 31 Ağustos 2021 yılında kaybettiğimizde; hatırlayacaksınız onu seven bir çok insan...”, “Gittiğin yerde de alkışın hiç dinmesin Serhat…”, Burhan Şeşen, BirGün, 10 Eylül 2026) Eleştiriye ek: “Birçok” sözcüğü bitişik yazılır. ∗∗∗ HAFTANIN NOTU GÖÇMEN BİR YAZARIN KALEMİNDEN PORTRELER Gurbette yazar olmak zordur.
Gurbetçilik uzayınca, yurtsama duygusu sizin dilinize de yansır. Kendinizi adeta bir “dil gurbeti”nde bulursunuz. Gülsen Gülbeyaz, 35 yıldır Almanya’da yaşayan bir yazar.
Öykü, roman yazıyor. Yurtdışındaki sanatçılarla röportajlar yapıyor. Ayrıca tiyatro ve müzikle de uğraşıyor.
Adını son yıllarda dergilerde görmeye başlamıştım. Bu hafta bir kitabı ulaştı bana: “Göçte, Gurbette Buluşmalar, Karşılaşmalar”... Kitap, Luvi Yayınları’nın “Anı-Söyleşi” dizisinden çıkmış.
Yazar, yakınlarda yitirdiğimiz Ahmet Telli le Almanya’daki tanışmasını anlatarak başlamış anılarına. Ardından karikatürist Halil İncesu, ozan ve yazar Nevin Koçoğlu, 68’li devrimcilerden Atilla Keskin, “şiir delisi” Murat Koçak, öykücü Vicdan Özerdem, Dr. sosyolog Zana Kibar, yönetmen / oyuncu Ferman Karayiğit ve Aret Aleksanyan ile söyleşilerini yazıya dökmüş.
Söylemeliyim ki sanata ve sanatçıya saygı, kitabın her satırında büyük bir içtenlikle sinmiş portrelere. Gülsen Gülbeyaz, göçmen sanatçılar konusunda yazmanın ne anlama geldiğini, kitabının önsözünde şöyle anlatıyor: “Hamburg’da geçen otuz beş yıl, bana göçün yalnızca ‘memlekette uzaklaşma’ olmadığını öğretti. Göç; geçmişi, dili, belleği, özlemi ve çoğu zaman yarım kalmış hikâyeleri yanında taşımaktır.
Gurbet ise bu hikâyelerin yeni bir coğrafyada yeniden anlam kazanmaya çalıştığı yerdir. İnsan, gittiği her yere kendisini götürür; geride bıraktıkları da onunla birlikte yürür. Göçmen yazar ve sanatçılar üzerine yazmak, insanın kendi hafızası üzerine de yazmasıdır.” Gülsen Gülbeyaz’ın “Buluşmalar-Karşılaşmalar” kitabı, gurbetçi bir yazarın dil pürüzlerinden uzak, tertemiz bir Türkçeyle yazılmış.
“Benim için röportaj hiçbir zaman soru sormak ve cevapları kaydetmek olmadı” diyor yazar. “Röportaj, gazeteciliğin edebiyata en yakın dalıdır” diye Faruk Bildirici çok haklı. Yaşar Kemal’in de romana röportajcılıktan geçtiğini unutmayalım...

