Sessizliğin güvencesi olmayacağız
Çalışma arkadaşımız, dostumuz İsmail Arı, daha dört ay önce 75 gün kaldığı cezaevinden çıkmıştı. Kendi ayağıyla ifade vermeye gitti, bir gün gözaltında tutuldu ve yedi ay içinde ikinci kez dört duvar arasına gönderildi....
Çalışma arkadaşımız, dostumuz İsmail Arı, daha dört ay önce 75 gün kaldığı cezaevinden çıkmıştı. Kendi ayağıyla ifade vermeye gitti, bir gün gözaltında tutuldu ve yedi ay içinde ikinci kez dört duvar arasına gönderildi. Suçu, bu ülkenin en çalışkan muhabirlerinden biri olmak ve iktidarın “makbul”sınırlarına girmemek. Yalnız değil.
Bir yılını deviren Merdan Yanardağ’dan Murat Ağırel’e, Tuğba Tekerek, Fatih Ergin, Selahattin Günday, Mustafa Balcı ve Derya Okatan’a kadar onlarca meslektaşımız bugün cezaevi hücrelerinde. Tablo sadece adliye koridorlarıyla da sınırlı kalmıyor; TELE1’e kayyum atanmasının üzerinden henüz bir sene bile geçmeden Halk TV’ye el konuluyor, T24 gibi bağımsız internet siteleri ve kişisel sosyal medya hesapları bir bir karartılıyor. Peki, bütün bu manzara bize ne anlatıyor? Bize sürekli dinletilen "yargı bağımsızlığı" ya da "hukuk devleti" masallarını bir kenara bırakalım.
Mesele hiç karmaşık değil. Türkiye’de basın neden bu kadar sistematik bir baskı altında? Çünkü gerçekleri yazmak, gücü elinde tutanların konforunu bozuyor. İhale usulsüzlükleri, kamu imkânlarının kimlere peşkeş çekildiği, hangi vakfın hesabına nereden ne aktarıldığı konuşulmasın isteniyor. Yetkililer ekranlara çıkıp kendi masallarını anlatsın, kimse bütçenin nerede buharlaştığını sormasın.
İstenen düzen tam olarak bu. *** Peki, basın neden özgür olmak zorunda? Gazetecilik, meslek mensuplarına ayrıcalık sağlayan bir unvan ya da kişisel bir tatmin alanı değil. Basın özgürlüğü de gazete sayfalarında veya ekranlarda çalışanların keyfi için gerekmiyor. Bu meslek doğrudan kamu adına, yani hepimiz adına yapılıyor.
İktidarı, devleti ve sermayeyi yurttaşlar adına denetlemek için var. Gazeteci susturulduğunda, soru sormayı bıraktığında ya da hapse atıldığında, geriye denetlenmeyen ve hesabını kimseye vermeyen bir güç kalıyor. Bir toplum olarak neden gazetelere ve gazetecilere sahip çıkmak zorundayız? Çünkü kimse gelip bizim yerimize hakkımızı savunmayacak. Mars’tan uzaylıların inip bu ülkedeki yolsuzlukları soruşturmasını, vergilerimizin nerelere harcandığını denetlemesini beklemiyorsak, bu denetimi bizim adımıza yapan tek mekanizmaya sahip çıkmak zorundayız. Bu durum bir gazeteciye "destek olmak" ya da bir yayın organına "jest yapmak" meselesi değildir.
Her ay maaşımızdan kesilen verginin, cebimizden çıkan paranın, aldığımız/alamadığımız hizmetin hesabını sorma hakkımıza sahip çıkmaktır. Cebimizdeki paranın kimlerin hesabına aktarıldığını yazacak kimse kalmadığında, soyguna ses çıkaracak bir aracımız da kalmaz. *** Aylarca süren haksız tutukluluğunun bitmesinin üzerinden henüz birkaç ay geçmişken, bu ülkenin yetiştirdiği en ilkeli gazetecilerden birini bir kez daha dört duvar arasına gönderdiler. İsmail’in meslek ahlakına, haberlerinin doğruluğuna ve kamu yararı dışında hiçbir hesap gütmeyen gazetecilik ısrarına kefiliz.
O, sorulması gereken soruları sorma cüretini gösterdiği, gerçeğin peşini bırakmadığı için bugün tutuklu. Tıpkı diğer gazeteciler gibi… Bir gazetecinin hayatını adliye koridorlarıyla, cezaevi duvarlarıyla sınırlandırabileceğini sananlar yanılıyor. Bağımsız basına sahip çıkmak; doğrudan kendi cebimize, kendi hakkımıza ve geleceğimize sahip çıkma mücadelesidir. Gerçeğin üzerini örtenlerin tek güvencesi, bizim sessizliğimiz.
Kendi sesimize, haberimize ve geleceğimize sahip çıkacağız. Bu öfkeyi de bu adaletsizliği de unutmayacağız.


