25 October 2026, Sunday
Kökünden sökülen hafıza: Faust’un şarabı ve zeytinin ilmi-hâli
Ekonomi

Kökünden sökülen hafıza: Faust’un şarabı ve zeytinin ilmi-hâli

Halil Çamay Sermayenin ve müesses nizamın o gözü dönmüş doğasını, Goethe’nin Faust metaforundan daha iyi açıklayabilen hiçbir şey yoktur. Faust’un o doymak bilmeyen, ruhunu parça parça şeytana satan ihtirası gibi;...

Halil Çamay Sermayenin ve müesses nizamın o gözü dönmüş doğasını, Goethe’nin Faust metaforundan daha iyi açıklayabilen hiçbir şey yoktur. Faust’un o doymak bilmeyen, ruhunu parça parça şeytana satan ihtirası gibi; bugünün muktedirleri ve holdingleri de paraya, ranta, servete doyulmaz bir “şarap” muamelesi yapıyorlar. Bu doymama hali, güç sahiplerini öyle bir körleştiriyor ki; saldırmamazlık edemiyorlar.

Durup dinlenmeden, bir vadiye daha, bir dereye daha, “bir ağaç daha keselim ne olacak” diyerek vahşice çullanıyorlar. Oysa Homeros’un kulağına, “Siz gelmeden önce de buradaydım, siz gittikten sonra da burada olacağım!” diye fısıldayan o binyıllık Zeytin Ağacı, her bir kesilen dalıyla aslında insanlığın asıl masumiyetini ve ortak belleğini yüzlerine çarpıyor.  Bu şuursuz, sömürgeci saldırganlık, iki kaçınılmaz diyalektik sonucu ve büyük bir tarihsel yüzleşmeyi beraberinde getiriyor:  “SUS VE OTUR” DİYEN NİZAMA KARŞI KENDİLİĞİNDEN DOĞAN DİRENİŞ Müesses nizam, insanları ve coğrafyayı tektipleştirmek, uysallaştırmak için sinsi bir rıza üretimi işletir. Sistem, kitlelere sürekli “sus, otur, saygılı ol ve sadece biat et” diyen bir dünya dayatır.

Gençliğinde sahnelerde sisteme meydan okuyan, toplumsal gerçekçi oyunlarda rol alan “aydınların” ve “sanatçıların” bile yaşlandıklarında memurlaşıp, devlet televizyonlarının iftar sofralarında oruç açan uysal figürlere dönüşmesi, bu ehlileştirme çarkının en acı kanıtıdır.  Fakat bu steril illüzyon, sermayenin kepçesi insanın ve doğanın hayat damarına vurduğu an yerle bir olur. Sistem ne kadar makbul, sessiz bir toplum yaratmak isterse istesin; o kara eller binyıllık zeytinin köklerini topraktan koparmaya, dereleri kelepçelemeye kalktığı anda, o “uysal” denilen halk kendiliğinden birer direnişçiye dönüşür. Karadeniz kadını eline sopayı, Ege köylüsü göğsüne tapusunu, bilgesi zeytin dalını alıp dozerlerin karşısına dikildiğinde; muktedirin o hoyrat, talan yüzü ayan beyan açığa çıkar.  ONLAR KÖKLERE BALTA VURURKEN, BİZ BEYAZ GÜVERCİNİ BEKLİYORUZ Bizler yıllarca, göklerden ipek kanatlı bir beyaz güvercin ağzında zeytin dalıyla barış getirecek diye sadece bekledik.

Biz kendi içimizde felsefi, entelektüel tartışmalarla bölünüp, kimin daha büyük “barış savaşçısı” olduğunu başka dillerle yarışarak tartışırken; deccalın müritleri haritalarımızı çıkarıyor, tarlalarımızı parselliyor ve yollarını ince ince döşüyordu. Biz beklerken trenler raydan çıktı, madenler çöktü, işçiler diri diri toprağa gömüldü. Ama doğa ve ekoloji, parayla kandırılabilecek ya da mahkeme kararlarıyla susturulabilecek, metreküplere sığdırılacak soğuk birer nesne değildir.  Suyu sadece ticari bir malzeme, zeytini maden sahasının önünde bir engel, ormanı sadece kereste gören o sığ rantiye zihniyeti, kestiği her ağaçla aslında üzerinde oturduğu dalı kesiyor.

Heyelanlar, iklim krizleri, kuruyan çay tarlaları ve yok olan zeytinlikler, o Faustçu açgözlülüğün nihai sonunu kendi elleriyle hazırlıyor. Doğayı katlederek, halkların kanı ve sızısı üzerine kurdukları o lüks plazalar, holdingler ve saraylar; günü geldiğinde toprağın, suyun ve köklerinden sökülen zeytinin o binyıllık, kadim öfkesi karşısında tutunamayacak.  Nihayet;  Saldırmadan duramayan bu vahşi çark, kendi hırsının kurbanı olmaya mahkûmdur. O baltayı kör bir hırsla taşa, toprağa ve zeytinin kalbine vuranlar, aslında kendi sonlarını, kendi köklerini kazıyorlar.

Bizler artık kısık seslerle barış mırıldanmayı ya da gökten bir kurtarıcı güvercin beklemeyi bırakmak zorundayız. Çünkü ne zeytin ne de nehirler teslim olmuyor; o doymak bilmeyenlerden hesabı, yatayda birbirine kenetlenen köklerin ve sokağın o başı dik, satılık olmayan ortak hafızası soracaktır. 

İlgili Haberler