Av. Fırat DURAK - Tutuklu Adalar Belediye Başkan Yardımcısı Maltepe 1 Nolu L Tipi Ceza İnfaz Kurumu F Blok F 3 Üst 5. Oda Maltepe - İstanbul Maltepe Hapishanesi’ndeki, ranzadan duvara iki adımlık tek kişilik hücremde bu yazıyı kaleme alırken tutuklanmamızın üzerinden neredeyse iki aylık bir süre geçiyor.
Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun kapsamında olabilecek en “yüksek güvenlikli” ve ağır infaz koşulları altında geçen bu iki aylık sürecin, dünyayla tek bağlantımın küçük bir el radyosu olduğu ilk günlerindeki haksızlığa uğramış olma düşüncesi yerini artık belirsiz bir menzile yürümenin dinginliğine bırakıyor. Sonu aydınlık olan bu yol uzun, zorlu ve karanlık. Öyle ki, karanlıktan en çok korkanlar önlerine çıkan ilk patikaya sapıp karanlıktan kurtulacaklarını sanıyorlar.
Soruşturma makamlarının önce özgürlüğünü elinden alıp sonra söyletmek istediklerini, duymak istediklerini söyletip özgürlüklerini yeniden bahşettikleri makul değil ama “makbul şüpheli” zümresi yer yer belediye dosyalarında, mantar gibi türüyor. Ama mantarlar zehirli. Etkin pişmanlık uygulanmayacak suç tiplerinde etkin pişmanlık tuzağı kuruluyor.
Aslı olsun/olmasın, savcılıkların duymak istediğini söylemek, bunun karşılığında da özgürlüğe kavuşmak mantarın zehri. Öyle bir zehir ki, önce gözü karartıyor sonra gerçeklikten koparıyor. Gerçeklikten kopma eylemi sadece bireylere özgü de değil, devletin üç sac ayağından, üç temel erkinden biri olan Yargı’nın bizatihi kendisi de gerçeklikten kopup, başlı başına adaletsizliğin, haksızlığın, güvensizliğin, güvencesizliğin, korkunun ve baskının üretildiği bir merkez haline geliyor.
İşin en acı tarafı da belki budur. Uğradığımız haksızlıkların yine bu haksızlığı yapanların insafına ve çarpık, yanlı, hoyrat adaletine teslim edilmesidir. Bu çarpık ve yanlı ceza adalet sistemi değil mi aynı dosyadan ve aynı eylemden tutuklu bulunduğumuz Büyükada’dan ev hanımı komşumuz Gülperi Abla’nın kaldırıma bıraktığı birkaç parça demir için zabıta memurları re’sen bin 400 lira ceza yazmasın ya da belediye encümenine gönderilip 3 bin 705 lira idari para cezası yazılmasın diye 300 bin lira rüşvet verdiğini ve bu rüşveti aldığımızı iddia eden?
Diğer bir ifade ile idari para cezası yazılsa ödeyeceği azami ceza tutarının 81 katı bir rüşvet verip, işgaliye cezası yazılmasına menfaat karşılığı engel olunduğu iddiası akli melekeleri yerinde herkesin gülüp geçeceği bir iddiadır. Her halde böyle ipe sapa gelmez bir iddia ile tutuklanmak yeryüzünde bize mahsus bir nasiptir. Aynı dosya ve eylemden tutuklandığımız diğer makbul olmayan şüpheli de emekli deniz albay Barbaros Abi.
O da göreve atanmam sebebiyle ben belediye binası dışında görevde olduğum esnada geldiği “ hayırlı olsun” ziyaretinde getirdiği çikolata kutusunun rüşvet sayılmasıyla tutuklu, ben de o rüşveti almakla. Barbaros Albay, Burgazada’sında bulunan Adalar Su Sporları Kulübü’nün müdürü, kulüp adına yaptığı ziyarette kulübün resmi kredi kartıyla aldığı Büyükada’daki bir kahveciden alındığı KGYS ve diğer güvenlik kamerası kayıtlarıyla çok kolay olarak tespit edilebilecek bir paket çikolata sebebiyle tutuklu. Kulübün muhasebe kayıtlarında dahi açıkça görülüp kredi kartı dökümleri ile ispatlanan ve savcılığa sunulan lehe delillerse soruşturma makamlarının görmek istediği deliller değil.
Barbaros Albay’ın belediye yetkililerini sözde rüşvet almaya tevessül ettirecek, belediye ile hiçbir işi, ilgisi, ilişkisi olmaması da cabası. Savcılık rüşvet “verdiniz/ aldınız” diyor ama “ne için?” “neye karşılık?” “ne amaçla?” “hangi işi yapma/yapmama karşılığında?” soruları boşlukta kayboluyor. Türk Ceza Kanunu’nun 252.
Maddesi kapsamında tanımlanan ve soruşturmanın bel kemiğini oluşturan “rüşvet” suçuna ilişkin iddialar, suçun maddi unsurları yönünden daha soruşturmanın başında yerle yeksan olmuş vaziyette karşımızda duruyor. Yıllarca savunma makamında yer almış, Fethullahçıların en kudretli oldukları yıllardan 2011’de hakimlik/savcılık mülakatında elenerek mesleğe kabulü yapılmamış genç bir hukukçu olarak düşünmeye, muhakeme etmeye en çok zaman ve imkan bulduğum hücremde, artık hukukiymiş izlenimi verilme ihtiyacı dahi duyulmayan bir siyasi bedel ödetme/ cezalandırma/sindirme sürecinin öznelerinden olduğumuzun farkındayım. Hukuki tartışmalar, hukuken ileri sürülen mülahazalar ancak gerçek bir hukuk devletinde anlam kazanır.
Gerisi, ölüm cezası verilen bir mahkumun boynunu giyotine uzatırken, derdini cellata anlatması kadar faydasız ve anlamsızdır. Mesleğe kabulüm yapılıp da bir mazlumun ömründen haksız yere bir gün çalsaydım bunun vicdanı muhasebesi her halde bir ömür bitmezdi. İşte bu sebeple, adaletin öğretilebilir bir şey olduğunu hiç düşünmedim buna hiç inanmadım.
Hukuk fakülteleri, kütüphaneler, hocalar olsa olsa kanunları öğretebilir, adalet ise kanunları da aşan, içsel, her türlü etkiden sıyrılmış ancak erdemli insanların yaklaşabileceği onurlu bir ideadır. O yüzden de artık bir hukuk devleti olma iddiasından tamamen uzaklaşmış Cumhuriyet, ikinci yüzyılının başlarında bir yol ayrımındadır. Toplum Sözleşmesi ile cezalandırma yetkisinden feragat etmiş, bu yetkiyi bir üst yapı kurumu olan devlete ve onun organlarına bırakmış, o günden beri de ihkak-ı haktan uzak durmuş bireyin amaçladığı ve arzu ettiği “adalet” bu yol ayrımının başlangıcındaki eşiğin ta kendisidir.
Cumhuriyet, ya toplumun beklediği ve talep ettiği “adalet”i yurttaşlarına sağlayan, hakimin tarafsızlığı ve yargının bağımsızlığını gerçekleştirmiş, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkını teminat altına almış, keyfi ve haksız tutuklamaların olmadığı, Yargı’nın her türlü siyasi etkiden uzaklaştığı bir yönetim modeli ve politikaları ortaya koyacaktır ya da giderek Romalı hukukçu Ulpianus’un “Kral’ıistediği her şey yasa kuvvetindedir.” Diyerek tanımladığı otokratik bir kanun dönüşecektir. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin, bugünün hukuk devletleri açısından öneminin hayati olduğunu yazmaya gerek olmasa da Montesquieu’nun, Locke’tan esinlenerek geliştirdiği bu kuramın 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nde ifade ediliş şekli oldukça net ve vurucu. Bildirinin 16.
Maddesi “Kuvvetlerin ayrılmadığı ve özgürlüklerin teminat altına alınmadığı yerde, Anayasa yoktur.” Hastalığın doğru tespiti tedavinin de doğru uygulanmasını ve iyileşmeyi sağlar. Ülkemizdeki en yüksek yargı organı olan Anayasa Mahkemesinin ihlal kararlarının dahi Yerel Mahkemeler ve İdare tarafından uygulanmadığı, Yargı bürokrasisinin yürütme tarafından atandığı, özgürlüklerinin hakkın özüne dokunacak şekilde kısıtlandığı ve hatta yerle bir edilip ortadan kaldırıldığı yerde Anayasa’nın varlığından, uygulandığından söz edilebilir mi? İşte tüm bu Anayasasızlık, yasasızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik süreçleri daha çok kişinin canını yakacak gibi duruyor.
Bizlerle birlikte, esasen toplumun büyük bir kesimi bedel ödüyor. Seçtikleri yöneticiler hapse atılarak, görevden uzaklaştırılarak korku duvarlarının içine hapsedilmek, sindirilmek isteniyorlar. Diğer pek çok yol arkadaşımızdan daha kısa süredir cezaevinde olmam sebebiyle dile getirmekten hicap duyduğum iki aylık süreçte en büyük gücümüz, haklılığımız, dışarıda bize destek olan yüz binler, milyonlar, ailelerimiz ve çocuklarımız. Kızım Dicle’nin beşinci doğum günü sabahında elimden alınan özgürlüğüm, oğlum Nazım’ın ikinci yaş günü geçtiğinde de benden bir hayli uzaktaydı.
Kızımın beni “askerde” bildiği bu süreç daha ne kadar sürer bilinmez. Ayda bir saat güne vurduğunuzda günlük iki dakikaya tekabül eden ve çocuklarımızla geçirdiğimiz doludizgin ve su gibi akan açık görüş saati insanın insana yapabileceği kötülüğün sınırlarını göstermesi açısından ibretlik. Emrihak vaki olmadan sırf siyasi sebeplerle, uyduruk delil ve çıkarımlarla insanları ailelerinden, yuvalarından ayrı düşürmek, çocukları anne-babalarına, anne-babaları evlatlarına hasret bırakmak olsa olsa zalimlerin işidir. Bu arada, haklarında hiçbir muteber, somut ve denetlenebilir delil olmadan, belki içeride “akıllanır”, cezaevi koşullarına dayanamaz etkin pişmanlık yapar, konuşur diye içeri attıkları kimse aleyhime bir beyanda bulunmadı, kimse “konuşmadı” ama bu arada oğlum Nazım konuşmayı öğrendi.