Tuncel Kurtiz ve sanatla geçen bir ömür…
Prof. Dr. Emine Uçar İlbuğa 27 Eylül 2013 tarihinde kaybettiğimiz Tuncel Kurtiz, yalnızca yarattığı karakterlerle değil, yaşama ve sanata yaklaşımıyla da unutulmaz bir oyuncuydu. Türkiye’de başlayan sanat hayatı İsveç,...
Prof. Dr. Emine Uçar İlbuğa 27 Eylül 2013 tarihinde kaybettiğimiz Tuncel Kurtiz, yalnızca yarattığı karakterlerle değil, yaşama ve sanata yaklaşımıyla da unutulmaz bir oyuncuydu.
Türkiye’de başlayan sanat hayatı İsveç, Almanya, Fransa, Hollanda’ya uzandı, tiyatro sahnelerinde, sinema filmlerinde ve yönetmenlik çalışmalarında yıllar boyunca emek verdi. Her ne kadar onu geniş kitleler daha çok yaşamının son döneminde rol aldığı televizyon dizileriyle tanısa da bu tanınırlığının gerisinde uzun ve zengin bir sanat yaşamı oldu. Umut, Sürü, Duvar, Otobüs gibi Türkiye sinemasının önemli filmlerinde yer aldı, Avrupa’da tiyatro yaptı, oyunlar yönetti ve filmler çekti. Tuncel Kurtiz için oyunculuk yalnızca kamera karşısına geçmek ya da sahneye çıkmak değildi.
Okumak, yazmak, insanları gözlemlemek, birlikte üretmek ve yeni anlatım yolları aramak da bu yolculuğun bir parçası oldu. Türkiye’de kazandığı sahne deneyimini Avrupa’ya taşırken, farklı ülkelerde öğrendiklerini de sonraki çalışmalarına kattı. EDEBİYATTAN SAHNEYE Tuncel Kurtiz’in çocukluğu, babasının görevleri nedeniyle farklı şehirlerde ve çevrelerde geçti.
Ailesiyle bir süre Amerika’da yaşaması, onun başka bir eğitim sistemiyle tanışmasını sağladı. Türkiye’ye döndükten sonra edebiyata ilgi duymaya başladı. Hukuk eğitimini geride bırakarak, en sevdiği yazıya ve tiyatroya yöneldi.
Çocukluğundan itibaren farklı hayatlara tanıklık etmesi, insanları tanıma ve gözlemleme merakını besledi. İnsanların konuşma biçimlerine, davranışlarına ve yaşamlarına duyduğu bu merak, zamanla oyunculuğunun temel kaynaklarından biri oldu. Öğrenci tiyatrosuyla başlayan yolculuğunda Dormen Tiyatrosu, Münir Özkul’un topluluğu, Kenterler ve Gülriz Sururi/Engin Cezzar tiyatrosu ile çalıştı.
Birlikte çalıştığı usta oyuncuların her biri onun sanat eğitiminin bir parçası oldu. Kurtiz sahnede güçlü enerjisinin yanı sıra farklı duyguları sahnedeki diğer oyuncularla kurduğu ilişki içinde de canlı tutabilen bir oyuncu oldu. Yaşadığı her şeyin oyunculuğunu beslediğine inandı ve şiirden, mitolojiden ve gündelik hayattan edindiği birikimleri de sahnesine taşımayı bildi.
Onun unutulmaz karakterlerinin ardında yalnızca yeteneği değil, hayat boyunca süren büyük öğrenme isteği oldu. Tuncel Kurtiz Türkiye’de Nâzım Hikmet’in oyununda hem oyuncu hem yönetmen olarak yer aldı. Burçak Evren’in ifadesiyle; Anadolu turnelerinde karşılaştığı yasaklara ve salon bulma güçlüklerine rağmen tiyatroyu seyirciyle buluşturmak için çaba gösterdi.
Nâzım Hikmet’in Şeyh Bedreddin Destanı (Günümüz İçin Bir Ayin) Kurtiz’in en uzun soluklu çalışmalarından biri oldu. Şiiri, tarihi ve müziği güçlü anlatıcılığıyla bir araya getirerek seyirciyle doğrudan bir bağ kurmayı başardı. İsveç’e yerleştikten sonra tiyatro çalışmalarını göçmenlik koşulları içinde sürdürdü. Stockholm’de Halk Oyuncuları’nı (1982) kurdu; Güngör Dilmen’in Kurban ve Yaşar Kemal’in Teneke romanını sahneye hazırladı.
Keşanlı Ali Destanı, Ferhad ile Şirin ve Küçük Kara Balık gibi eserleri yönetti. Kurtiz, 1986’da Frankfurt’ta Emine Sevgi Özdamar’ın Karagöz in oyununda Karagöz’ü canlandırdı. Geleneksel bir halk karakteri, onun oyunculuğunda Almanya’daki göçmenlerin dil ve kimlik sorunlarıyla buluştu.
Peter Brook’un Mahabharata yapımı, onun uluslararası tiyatro yolculuğunda önemli bir yer tutar. Farklı ülkelerden oyuncularla uzun provalar yaptı, beden, ritim ve doğaçlama üzerine çalıştı. Tuncel Kurtiz, gittiği her yerde öğrenmeyi, öğrettiklerini paylaşmayı seçti ve farklı kültürlerden insanlarla ortak bir sahne dili kurmaya çalıştı.
Tuncel Kurtiz’in sinemaya yönelmesinde Yılmaz Güney’le dostluğunun önemli bir payı oldu. İlk kez İlhan Engin’in Şeytanın Uşakları (1964) filminde oyuncu olarak yer aldı ve daha sonra Yeşilçam döneminin çok sayıda yapımında rol aldı. Ancak onun sinemadaki yerini belirleyen, oynadığı filmlerin sayısından çok canlandırdığı karakterlere kattığı derinlik oldu.
Yılmaz Güney’le Umut, Sürü ve Duvar gibi filmlerde yolları farklı biçimlerde kesişti. Bu birliktelik, ortak bir sinema anlayışının yanı sıra edebiyatın, dostluğun ve siyasal yakınlığın da beslediği yaratıcı bir ilişkiydi. Bu iki arkadaşın aralarındaki bağ mesleki bir ilişkiden daha güçlü yıllara dayanan bir dayanışmayı her daim diri tuttu. Burçak Evren Aktör Tuncel Kurtiz kitabıKurtiz’in sonraki yıllarda yeni kuşak yönetmenlerle de sinema çalışmalarını sürdürdüğüne dikkat çeker.
Derviş Zaim’in ilk filmi Tabutta Rövaşata’da Reis rolünü üstlenir, Reis Çelik’in İnat Hikâyeleri’nde anlatıcılığa ve doğaçlamaya yönelir, Fatih Akın’ın Yaşamın Kıyısında filminde daha ölçülü ve dingin bir oyunculuk sergiler. Böylece oyunculukta kendini tekrarlamak yerine yeni anlatım biçimleri aramayı hep sürdürür. Kurtiz’in sinemada bıraktığı iz, tam da bu bitmeyen arayıştan ve canlandırdığı her karaktere ayrı bir hayat kazandırabilmesinden doğar. GÖÇ HİKAYELERİNDEN TELEVİZYON DİZİLERİNE UZANAN YOLCULUĞU Tuncel Kurtiz’in insanı ve toplumu anlama isteği, onu oyunculuğun yanı sıra yönetmenliğe de yöneltti.
İsveç’te yaşadığı yıllarda çektiği filmlerde göçmenlerin hayatlarına, geride bıraktıkları ülkeleriyle kurdukları bağlara ve yaşadıkları zorluklara eğildi. Mehmet Kemal ile “İsveç’te Türk yapıtlarını sahneleyen Kurtiz, TV çalışmaları da yapıyor” başlıklı (Cumhuriyet, 23.07.1977) söyleşide; Saç (1977), belgeselinin hikayesinin İsveç’te Anadolu’dan getirilen saçların ticaretini yapan kişilerle karşılaşmasıyla oluştuğunu söyler. Niğde’nin Değirmenli köyünde gerçekleştirilen çekimler sırasında saçlarını ekonomik nedenlerle satan kadınların yaşadığı üzüntüye ve çocukların gelecek hayallerine tanıklık eder.
Film böylece basit bir ticaret hikayesi olmaktan çıkarak yoksulluğun insan hayatında bıraktığı izlere odaklanır. Ömer Alkın ise Deutsch-Türkische Filmkultur in adlı kitabında 1978’de İsveç televizyonunda yayımlanan E5-Die Gastarbeiterstraßbelgeselinde Avrupa’dan Türkiye’ye uzanan sıla yolculuklarını konu aldığını, bu uzun yolun ise yalnızca ülkeler arasında gidip gelmek değil, aileye, geçmişe ve memlekete ulaşma çabası olduğundan söz eder. Kurtiz’in belgeseli, göçmenliği varılan ülkedeki yaşamla sınırlanmaz, geride bırakılanlarla sürdürülen bağı da görünür kılar. Gül filminde ise sinema tutkusu, göçmen emeği ve sömürü iç içe geçer.
Kurtiz aynı zamanda oyuncu olarak, göçmen işçileri filminde oynatma vaadiyle kandıran bir yönetmen rolünü üstlenir. Tuncel Kurtiz, yönetmenliğini Shimon Dotan’ın üstlendiği Kuzunun Gülümseyişi filmindeki Hilmi rolüyle 1986 Berlin Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu dalında Gümüş Ayı kazanır. Evren’yaptığı söyleşide; bu ödülün kendisi için farklı bir dil ve kültür içinde kurduğu oyunculuğun uluslararası alanda kabul görmesi olmasına karşın, Almanya’da sıklıkla klişe ve baskıcı Türk babası rollerinin önerilmesini eleştirir.
Kurtiz oyunculuğu ile uluslararası başarı kazanmış olmasına karşın, yeteneğinin klişe göçmen tipine indirgenmesine karşı çıkar. Aslında Türkiye’ye dönme isteğinde bu sınırlamalardan uzaklaşma ve kendi hikayelerini anlatma arzusu da vardır. Televizyon dizileri ise Kurtiz’i çok daha geniş bir izleyici kitlesiyle buluşturur.
Alacakaranlık, Hacı ve Asi, Kara Duvak, Muhteşem Yüzyıl, Ezel gibi yapımlarla farklı kuşakların tanıdığı bir oyuncuya dönüşür. Sonuç olarak Tuncel Kurtiz’i kimi Umut’un Hamal Hasan’ı, kimi Sürü’nün Hamo Ağa’sı, kimi de Ezel’in Ramiz Dayısı, Asi’nin Cemal Ağası karakterleriyle sevdi. Tuncel Kurtiz Türkiye’den Avrupa’ya uzanan yolculuğunda farklı kültürlerle, farklı kuşaklarla, farklı çalışma biçimleriyle karşılaştı, her defasında yeniden öğrenmeye açık oldu ve ardında şiirler, hikayeler, dostluklar, kuşaktan kuşağa aktarılan büyük bir sanat belleği bırakarak geçti bu dünyadan.


