Silivri ve hukuk ahlakı - 2
Son yedi yazım edebiyatımız üzerine yeni bir tartışmayı teşvik eden, hatta kışkırtan nitelikteydi. Ben Silivri'de dijital medyayı (sosyal medya ve internet ortamını) izleyemiyorum, ama aldığım bilgiler sadece basılı...
Son yedi yazım edebiyatımız üzerine yeni bir tartışmayı teşvik eden, hatta kışkırtan nitelikteydi. Ben Silivri'de dijital medyayı (sosyal medya ve internet ortamını) izleyemiyorum, ama aldığım bilgiler sadece basılı gazetelerde değil, bu yazılarımın dijital ortamda da çok tartışıldığı yönünde. Cezaevi hayatımızda da öyle oldu, Türkiye'nin birçok noktasından gelen mektup ve faksların yanısıra, Silivri'de de hayli ilgi çekmiş görünüyor.
Benim için mutluluktur. Dolayısıyla titiz bir okur kitlesinden söz ediyoruz. Bu nedenle her iki yazımda da birer düzeltme yapmak şart oldu.
Bana ulaşan bazı uyarılar nedeniyle değil –biri dışında böyle bir uyarı yok– gerekli olduğu için yapacağım. TALAT PAŞA BİR NUMARAYDI Birincisi; "Romanın / Edebiyatın Geri Dönüşü mü" başlıklı beş bölümlük seri yazımın 19 Eylül 2026 günü yayımlanan son bölümüne ilişkin. Bu bölümde İttihat ve Terakki Fırkası'nın siyasal ve örgütsel lideri Talat Paşa'nın, Osmanlı'nın 1.
Dünya Savaşı'na girdiği sırada "sadrazam" olduğu şeklinde bir anlam çıkarılmasına yol açma olasılığı olan cümledir. Amacım, Talat Paşa'nın İttihat ve Terakki'nin bir numarası olduğunu vurgulamaktı. Enver Paşa da çok güçlü bir liderdir, ama bir numara değildir.
Ordunun başkomutanı ve hareketin kahramanıdır. Orijinal cümle, yani benim el yazımla ilettiğim metinde, cümle "sadrazam da olacak Talat Paşa.." diye devam ediyordu. Ancak yazının aktarılması sırasında "da olacak" kelimeleri düşünce, böyle bir anlam kaymasına yol açabilecek, çok zayıf da olsa, bir durum ortaya çıktı.
Talat Paşa, Osmanlı savaşa girdiğinde Dahiliye Nazırı, yani İçişleri bakanıydı. Enver Paşa ise Harbiye Nazırıydı. Sadrazam ise Sait Halim Paşa'ydı.
Enver'in, Osmanlı'nın iki Alman savaş gemisinin Türk bayrağı çekip Karadeniz'de Rusya limanlarını top ateşine tutması sonucu fiilen savaşa girdiğini söylediğbakanlar kurulu toplantısı, Sadrazam Sait Halim Paşa'nın Boğaz'daki yalısında yapılıyordu. Talat Paşa ise 1917 başında sadrazam olacaktı. Ben söz konusu yazının ilgili bölümünde, tarihte bireyin rolüne işaret ederek, bilim dışı bir tezi eleştirdim.
Enver Paşa'ya ilişkin yanlış değerlendirme ve iftiralara işaret ettim. Düşen kelimeye karşın yazının böyle yanlış anlaşılmayacağını düşündüm. Çünkü, tartıştığımız konu başka bir şey olduğu gibi, Osmanlı savaşa girdiği tarihte Talat Paşa sadrazamdı da demiyordum.
Bu nedenle hemen bir sonraki yazımda bu "lise tarih bilgisini" düzeltme gereği duymadım. Ama durum öyle değilmiş! Bazı polemik meraklılarını da hesaba katmak lazımmış. YENİKAPI'NIN KAHVELERİ İkinci düzeltme ise; ilk bölümü 24 Eylül 2026 Perşembe günü yayımlanan ve iki bölümden oluşan yazımla ilgili.
Yazımın ikinci bölümü de 26 Eylül Cumartesi çıktı. Yani bir hafta beklemedi. (Bu aralar yazılarımın günleri hayli şaştı, değerli editörlerimin dikkatine!) "Anlatılan Bizim Hikayemiz Değil" başlıklı yazımda, Deniz Gezmiş'in idamından önce cezaevinde yazar-yayıncı Erdal Öz'ün kendisiyle yaptığı uzun söyleşiden söz ettiğim bölümde anlaşılmaz bir hata oluşmuş.
Yazıda, Deniz Gezmiş bu uzun söyleşiye, Öz'e hitaben, "Biz edebiyattan geldik reis, Yenikapı'dan geldik" diye başladığı çarpıcı sözlerini anımsatarak, sol ve devrimci hareket ile edebiyat alanı arasındaki ilişkiye ve bu ilişkinin önemine / değerine işaret etmiştim. Deniz Gezmiş'in "... Yenikapı'dan geldik" sözlerinin ne anlama geldiğini anlatmak için de dönemin Yenikapı'daki bazı ünlü (üniversite gençliği nezdinde) bazı kahvelerin adını verdim.
İstanbul Yenikapı'da 1960'lı ve 70'li yıllarda solcu ve devrimci öğrencilerin devam ettiği güzel, ferah kahveler vardı. Bu mekanlar çay bahçesi değil, kadın ve erkek öğrencilerin birlikte gittiği, bazılarında bilardo masaları da olan kahvelerdi. Siyasal bir atmosferi olan bu kahvelerin her biri aynı zamanda birer kültürel devinim ve edebiyat ortamıydı.
Bu kahvelerden anımsadığım en ünlülerinden birinin adı, "Odunluk" diğerinin adı da "Kömürlük" şeklindeydi. Yazıda Deniz Gezmiş'in, "Biz edebiyattan, Yenikapı'dan geldik" derken bu kahve ortamlarını kastettiğini belirtmiştim. Ancak, söz konusu yazımda bu iki kahvenin adı, anlaşılmaz ve tuhaf şekilde değişmiş.
Bir editoryal müdahale olduğu anlaşılıyor. Ama "düzeltme" ya da "edit" doğru olmamış. Kahvelerin adları, "Odunluk" ve "Kömürlük" yerine, "Küllük" ve "Çorluluk" diye verilmiş.
"Küllük" adlı bir kahve gerçekten var, hem de İstanbul'un en eski kahvelerinden biri. Öyle ki Ahmet Hamdi Tanpınar Osmanlı'nın son dönemi ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında bile Darülfüöğrencilerinin devam ettiği bir kahve olduğunu belirtir. Tanpınar, "Beş Şehir" adlı kitabının İstanbul bölümünde "Küllük" için, "müşteri profili karışıktı, biz gitmezdik" diyor.
Yazarın "biz" dediği Darülfünun'daki hocası Yahya Kemal, arkadaşları Hasan Ali Yücel, Nurullah Ataç ve Rıza Tevfik gibi dönemin edebiyatçıları ve gazetecileridir. Ama bu kahve Beyazıt Meydanı'ndaydı. Önce, Beyazıt Camii'nin bahçesinde, sonra da set üstünde meydana bakan bir binanın girişinde yer alır.
Tanpınar ve dostları ise Cağaloğlu'ndaki "İkbal" kahvesine giderler. Bu kahvelere üniversite öğrencileri, gazeteciler ve edebiyatçılar devam eder. Küllük, 1960 ve 70'lerde yine Beyazıt'ta meydana bakan set üstündeydi.
Ancak, 1970'lerin başlarında Ülkücülerin eline geçti. Bir edebiyat ve kültür ortamı olmaktan çıkmıştı. Gazeteci Abdi İpekçi'yi vuran Mehmet Ali Ağca burada yakalandı.
Beyazıt'ta 1970'lerde solcu öğrencilerin gittiği, bilardo masaları da olan "Platin" adlı başka bir kahve vardı. Orada da baskın bir edebiyat ortamından söz edilemezdi. Sert çatışma ortamı Beyazıt'taki kahvelerin işlevini de değiştirmişti.
Ancak Yenikapı kahveleri, Odunluk ve Kömürlük gibi kahveler siyasal oldukları kadar birer edebiyat ve kültür ortamı olmaya devam ediyordu. Güzel mekanlardı, 12 Eylül 1980 darbesinden bir süre sonra müdavimleri kalmadığı için kapandılar. Bu arada "Çorluluk" adlı bir kahveyi ise anımsamıyorum.
Yenikapı'da olmadığına eminim, ama Beyazıt'ta da yoktu. Sanırım Beyazıt'taki başka bir kahve, Çorlulu Ali Paşa Medresesi –ki bir alışveriş ve merkezine dönüşmüş tarihi binaydı– avlusundaki kahve kastedilmiş. Fakat buranın adı da "Çorluluk" değil "Çorlulu Ali Paşa Kahvesi" idi.
Sonraki kuşaklar –eğer hala açıksa– adına "Çorluluk" demediyse öyle bir kahve yoktu. Ancak şurası kesin, adı geçen her iki kahve de Yenikapı'da değil Beyazıt'taydı. Dolayısıyla Deniz Gezmiş'in sözünü ettiği Yenikapı'daki kahvelerin adları ancak, "Odunluk" ve "Kömürlük" olabilir.
Bu durumu İstanbullu 78'lilerin büyük kesimi bilir. Bu "hoş" editoryal kaza, bir "İstanbul kahveleri tarihi" yazmak için vesile olabilir. Neyse, oluyor böyle kazalar.
Gazetenin yükünü çeken bütün editör arkadaşlarıma sevgilerimi yolluyorum. Ben de elle yazdığım ve gönderdiğim yazılarımı, herkes gibi ancak yayınlanınca görüyorum. Mahpusluk böyle bir şey!



