İşçi emeğini ortaya koyar, işveren bu emeği kullanır ve bunun karşılığında işçiye ücret öder. Çalışma ilişkisinin en temel kuralı budur. İşçi, geçimini sağlamak için sahip olduğu en önemli şeyi, yani işgücünü ücret karşılığında işverenin hizmetine sunar.
İşveren de bu emeğin karşılığını ödemekle yükümlüdür. Bu nedenle ücret, işverenin işçiye yaptığı bir iyilik, lütuf ya da uygun gördüğü zaman vereceği bir ödeme değildir. Ücret emeğin karşılığıdır. Ücretin olmadığı, düzenli ve zamanında ödenmediği bir çalışma ilişkisinde ise iş ilişkisinin en temel karşılığı ortadan kalkmış demektir. Bugün bunu bir kez daha maden işçilerinin yaşadıkları üzerinden konuşmak zorundayız.
AYLARDIR ÜCRETİNİ ALAMAYAN İŞÇİLER Yıldızlar SSS Holding bünyesindeki Doruk Madencilik ve Eti Gümüş işletmelerinde çalışan maden işçileri, ödenmeyen ücret ve diğer alacakları için uzun süredir mücadele ediyor. İşçiler, kendilerine verilen ödeme sözlerinin yerine getirilmediğini belirterek haklarını almak için Ankara'ya geldiler. Ancak haklarını aramak için Ankara'da Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önünde eylem yapmak isteyen işçilerin karşısına bu kez eylem yasağı ve polis müdahalesi çıktı.
Ankara Valiliği, kent genelinde 15 gün süreyle toplantı, gösteri yürüyüşü, basın açıklaması ve benzeri etkinlikleri yasakladı. Yasağa rağmen Bakanlık önünde bekleyişini sürdüren 80'den fazla maden işçisi de gözaltına alındı. Burada insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Ücretini alamayan işçi hakkını nerede ve nasıl arayacaktır?
İşçinin emeğinin karşılığını alamaması sıradan bir ticari anlaşmazlık değildir. Çünkü işçinin ücretinin arkasında bir şirketin bilançosu değil, bir ailenin mutfağı vardır. Bir işverenin ödemediği ticari borç başka bir tarihte ödenebilir.
Ama işçinin ödenmeyen ücretiyle ertelenen şey çoğu zaman evin kirası, elektrik faturası, pazar alışverişi, çocuğun okul masrafı ya da sofradaki ekmektir. ÜCRET KANUNLARIN KORUMASI ALTINDADIR İşçinin ücret hakkı yalnızca iş sözleşmesinden doğmaz. 4857 sayılı İş Kanunu ücret ve ücretin ödenmesini özel olarak düzenler.
Kanunun 32. maddesi ücretin tanımını ve ödenmesini, 34. maddesi ise ücretin gününde ödenmemesi durumunda işçinin sahip olduğu hakları düzenlemektedir.
Türk Borçlar Kanunu da iş sözleşmesinde işçinin iş görme borcunun karşısında işverenin ücret ödeme borcunu temel borçlardan biri olarak düzenlemiştir. Yani çalışma ilişkisinin temelinde karşılıklı iki borç vardır: İşçi iş görür, işveren bunun karşılığında ücret öder. İşçiden işini eksiksiz yapmasını isteyen bir sistem, işverenden de ücretini zamanında ödemesini istemek zorundadır.
Üstelik kanun, ücretin zamanında ödenmesini yalnızca bir sözleşme şartı olarak görmüyor. 4857 sayılı İş Kanunu'nun 34. maddesi, ücreti ödeme gününden itibaren yirmi gün içinde mücbir bir neden dışında ödenmeyen işçinin iş görme borcunu yerine getirmekten kaçınabileceğini düzenliyor.
Bu nedenle çalışmaktan kaçınma toplu bir nitelik kazansa dahi grev olarak nitelendirilmiyor ve işçilerin bu nedenle iş sözleşmelerinin feshedilmesi veya yerlerine başka işçi alınması da kanun tarafından engelleniyor. Aynı maddenin bir başka önemli hükmü de gününde ödenmeyen ücretler için mevduata uygulanan en yüksek faiz oranının uygulanmasını öngörüyor. Dolayısıyla işverenin ücret ödeme borcunu zamanında yerine getirmemesi, yalnızca işçinin alacağını geciktiren bir durum değil; aynı zamanda kanunun özel olarak faiz sonucu bağladığı bir ihlal.
Ücretin ödenmemesi belirli koşullarda işçiye iş sözleşmesini haklı nedenle feshetme hakkı da verir. 4857 sayılı İş Kanunu'nun 24. maddesinde, ücretin kanun hükümleri veya sözleşme şartlarına uygun olarak hesaplanmaması veya ödenmemesi işçi açısından haklı fesih nedenleri arasında sayılmıştır.
Yani işçi çaresiz değildir. En azından kanun üzerinde. PEKİ YA İŞVERENİN PARASI YOKSA?
Asıl mesele burada başlıyor. Bir işveren "param yok" dediğinde işçinin borçları ortadan kalkmıyor. Ev sahibi "işvereniniz ücretinizi ödemedi" diyerek kirayı ertelemiyor.
Elektrik şirketi faturayı silmiyor. Market alışverişi veresiye yazılmıyor. İşçinin yaşamı devam ediyor.
İşte bu nedenle işverenin ödeme güçlüğü, işçi açısından yalnızca ticari bir problem değildir. Konkordato, iflas veya şirketin ödeme güçlüğüne düşmesi işveren bakımından hukuken düzenlenmiş süreçler olabilir. Ancak işçi açısından mesele çok daha somuttur: Alacağı ne zaman ödenecektir? Çalışanların ücret alacaklarının belirli koşullarda Ücret Garanti Fonu kapsamında güvence altına alınması da bu nedenle önemlidir.
Ancak bu mekanizma işçinin bütün alacaklarını ve bütün kayıplarını otomatik olarak karşılayan sınırsız bir güvence değildir. Belirli şartlara ve sınırlamalara bağlıdır. Dolayısıyla işçinin karşısında yine aynı soru durmaktadır: Geriye kalan alacak ne olacaktır?
KONKORDATO İŞÇİNİN ALACAĞINI ORTADAN KALDIRMIYOR AMA... Bir şirket konkordato ilan ettiğinde şirketin borçları yeniden yapılandırılabilir. İşveren açısından bu, işletmenin yaşatılması için hukuken tanınmış bir imkândır.
Fakat işçi açısından aynı süreç başka bir anlam taşır. Çünkü işçinin alacağı da artık bekleyen alacaklar arasına girer. İşçinin üç ay sonra alacağı ücret bugün mutfağın ihtiyacını karşılamaz.
Altı ay sonra ödenecek kıdem tazminatı bugün evin kirasını ödemez. Bir yıl sonra sonuçlanacak dava bugün çocuğun masrafını karşılamaz. Bu nedenle çalışma hayatında üzerinde yeniden düşünmemiz gereken temel meselelerden biri şudur: İşçinin hakkının hukuken var olması ile o hakkın zamanında ve fiilen tahsil edilebilmesi aynı şey değildir.
İŞÇİ HAKKINI ARAYINCA NEDEN SUÇLU GİBİ GÖRÜNÜYOR? Maden işçilerinin Ankara'daki mücadelesi işte tam da bu nedenle önemlidir. Ortada ücretini alamadığını söyleyen işçiler vardır.
İşçiler, kendilerine verilen sözlerin yerine getirilmediğini belirterek Ankara'ya gelmiş, haklarını almak için kamuoyuna seslenmiştir. Sonrasında ise karşılarına eylem yasağı ve polis müdahalesi çıkmıştır. 11 Ağustos'ta Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önünde bekleyen 80'den fazla işçinin gözaltına alınması, tartışmayı yalnızca ücret alacağının ötesine taşımıştır.
Elbette toplantı ve gösteri hakkının hukuki sınırları vardır. Ancak burada asıl tartışılması gereken, işçinin neden sokağa çıktığıdır. İşçi ücretini zamanında alıyorsa neden Ankara'ya gelsin?
Neden günlerce eylem yapsın? Neden ailesinden, işinden ve evinden ayrılıp hakkını duyurmak için başkentin yolunu tutsun? Çünkü ücret, işçinin yaşamıdır.
İşçinin ücretini alamadığı bir durumda hak arama yollarının gerçekten etkili olup olmadığı sorgulanmalıdır. İşçiye "mahkemeye git" demek kolaydır. "Alacağını icra yoluyla tahsil et" demek de kolaydır.
Ama işçinin mahkemenin sonucunu bekleyecek ekonomik gücü yoksa? Şirket konkordato ilan etmişse? Şirketin malvarlığı borçlarını karşılamıyorsa?
İşçi aylarca ücret alamıyorsa? O zaman kâğıt üzerinde var olan hak ile gerçek hayattaki hak arasında büyük bir boşluk ortaya çıkar. İşçinin ücretini alamadığı bir durumda hak arama yollarının gerçekten etkili olup olmadığı sorgulanmalıdır. İşçiye "mahkemeye git" demek kolaydır.
"Alacağını icra yoluyla tahsil et" demek de kolaydır. Ama işçinin mahkemenin sonucunu bekleyecek ekonomik gücü yoksa? Şirket konkordato ilan etmişse?
Şirketin malvarlığı borçlarını karşılamıyorsa? İşçi aylarca ücret alamıyorsa? O zaman kâğıt üzerinde var olan hak ile gerçek hayattaki hak arasında büyük bir boşluk ortaya çıkar.
İŞÇİNİN HAKKI VAR AMA GÜCÜ YOKSA? Çalışma hukukunun en önemli sorunlarından biri budur. Kanun işçiye haklar veriyor.
Ücretin zamanında ödenmesini emrediyor. Ödenmeyen ücret karşısında belirli koşullarda iş görme borcundan kaçınma hakkı tanıyor. Haklı nedenle fesih imkânı veriyor.
İşçi alacaklarının tahsili için dava ve icra yollarını açık tutuyor. Ödeme güçlüğü halinde belirli şartlarla Ücret Garanti Fonu'nu devreye sokuyor. Ama bütün bunların sonunda işçinin eline ne zaman para geçeceği sorusu hâlâ ortada duruyor.
Hukuk, yalnızca hakkın varlığını değil, hakkın zamanında kullanılabilir ve tahsil edilebilir olmasını da güvence altına almak zorundadır. Aksi halde işçiye verilen hakların önemli bir bölümü kâğıt üzerinde kalır. İŞÇİNİN EMEĞİ ŞİRKETİN RİSK SERMAYESİ DEĞİLDİR Burada daha temel bir soruya geliyoruz.
Bir işveren ticari faaliyet yürütürken kâr edebilir, zarar edebilir, yatırım yapabilir, borçlanabilir, konkordato ilan edebilir veya şirketini kapatabilir. Bunların önemli bir bölümü ticari hayatın riskleridir. Ama işçinin emeği bu risklerin finansman aracı haline getirilemez.
İşçinin ücreti, şirket zarar ettiğinde ödenmeyebilecek bir kalem değildir. İşçi işverenin ortağı değildir. Kâr varsa ortak değildir; kâr payı almıyorsa zarara da ortak edilmemelidir.
İşçi emeğini ortaya koymuş ve karşılığında ücret hakkı kazanmıştır. Maden işçilerinin Ankara'daki mücadelesi bu nedenle yalnızca bir grup işçinin ücret alacağı meselesi olarak görülmemelidir. Bu olay bize çalışma hayatının temel gerçeğini yeniden hatırlatıyor: Ücret emeğin karşılığıdır.
İşçi emeğini verir, işveren ücretini öder. Bu karşılıklılık bozulduğu zaman iş ilişkisinin temeli sarsılır. Ücretini alamayan işçiye bir de "neden eylem yapıyorsun?" diye sormadan önce başka bir soru sormak gerekir: Ücretini alamayan işçi hakkını gerçekten ne kadar sürede ve hangi etkinlikle alabiliyor?
Çünkü işçinin hakkının mahkeme kararında yazılı olması yetmez. İşçinin o hakka zamanında ulaşabilmesi gerekir. Aylarca ücret alamayan, ardından konkordato sürecine giren, yıllarca dava ve icra süreçlerini bekleyen işçi için hukuk, eğer sonunda sofraya ekmek koyamıyorsa, ne kadar güçlü görünürse görünsün eksik kalmaktadır.
Bugün maden işçileri Ankara'da haklarını arıyor. Onlara yapılması gereken ilk şey, neden eylem yaptıklarını anlamaktır. Çünkü ücretini alamayan işçinin sesini kısmak, ücret borcunu ortadan kaldırmaz.
İşçinin gözaltına alınması alacağını yok etmez. Eylem yasağı ücret borcunu ödemez. İşçiye lazım olan şey yasak değil, emeğinin karşılığıdır.
Ve çalışma hayatının en temel adaleti de budur.