21 October 2026, Wednesday
Celal Güngördü’nün "Bana Tahir’i Sormayın" kitabı Ayrıntı Yayınları'ndan çıktı
Ekonomi

Celal Güngördü’nün "Bana Tahir’i Sormayın" kitabı Ayrıntı Yayınları'ndan çıktı

Celal Güngördü’nün ‘Bana Tahir’i Sormayın” kitabı Ayrıntı Yayınları etiketiyle okurlarıyla buluştu. Güngördü, "insan, geçmişte gördükleri kadar görmediklerinden de sorumlu mudur?, "ya insanı asıl anlatan,...

Celal Güngördü’nün ‘Bana Tahir’i Sormayın” kitabı Ayrıntı Yayınları etiketiyle okurlarıyla buluştu. Güngördü, "insan, geçmişte gördükleri kadar görmediklerinden de sorumlu mudur?, "ya insanı asıl anlatan, gördüklerimiz değil de gözden kaçırdıklarımızsa?, ya onu en çok, bakmadan geçtiğimiz yerde kaybetmişsek?" sorularının yanıtının peşinde. Tahir'in 90’ların politik atmosferinin içinden geçmiş bir insan olduğunu vurgulayan Güngördü "Biz, bizden önce başlamış hikâyelerin içine doğuyoruz.

90’lar da yalnız geçmişte kalmış bir dönem değil; o yıllarda yaşananların bugünde hâlâ karşılıkları var. Ben tarihsel bir tez kurmak istemedim. Tarihin büyük anlatılar içinde gördüğü şeyi, edebiyat tek bir insanın hayatına kadar yaklaştırabilir" diyor Güngördü ile ‘Bana Tahir’i Sormayın”ı irdeledik.

- "Bana Tahir’i Sormayın" nasıl bir roman? Roman basit görünen bir sorudan yola çıkıyor: Bir insanın yüzünü bilmek, onu gerçekten tanımaya yeter mi? Sonra soru zorlaşıyor: Yalnız gördüklerimizden mi sorumluyuz, yoksa görmediklerimizden, hatta görmezden geldiklerimizden de mi?

Anlatıcı Ezo bir heykeltıraş. Yıllar önce yakından tanıdığı Tahir’in izlerini sürerken, geçmişte onun ne kadarını gördüğünü fark ediyor. Roman yalnız Tahir’in hikâyesi değil; bir insanı tanıdığımızı söylerken ne söylediğimiz üzerine de bir roman.

- Ezo neden heykeltıraş? Bu bilinçli bir tercihti. Heykeltıraş bir yüzü ekleyerek değil, eksilterek ortaya çıkarır.

Taşı yontar, fazlalıkları atar. Fakat roman ilerledikçe başka bir soru beliriyor: Ya gerçek yüz, geride bıraktığımız taşta değil de attığımız parçalardaysa? Ezo da Tahir’i ararken hatırladıkları kadar unuttuklarıyla, belki görmek istemedikleriyle karşılaşıyor; Tahir’in yüzünü ararken kendi bakışının sınırlarını da görüyor.

- Tahir’in siyasal ve tarihsel koşullarını kişisel hafızaya indirgemiş olmuyor musunuz? Tahir 90’ların politik atmosferinin içinden geçmiş bir insan. Dönemin izleri romanda var ama ben o atmosferin kendisinden çok, onun içinde yaşayan tek bir insanın dünyasına yaklaşmak istedim.

Politika bazen bireyi unutturuyor; insanları kimliklerin ve tarafların içine yerleştirip onlar hakkında her şeyi bildiğimizi sanıyoruz. Tahir’i politik bağlamından koparmak da, o bağlamın onu açıklamasına izin vermek de istemedim. -Tahir’in dağa çıkma kararını romantize etme tehlikesi yok mu?

Bu tehlikenin farkındaydım. Ama şiddeti tarihsel koşullardan bağımsız, kategorik biçimde ele almak da bana doğru gelmiyor. Tarihte insanların, toplulukların, halkların başka bir çıkış göremediği durumlar var.

Bunun nerede meşru direniş, nerede başka bir şiddet biçimi olduğu zor bir tartışma. Tahir’in tercihlerini yaşadığı dönemden ayıramayız. Ama koşulları anlamak her tercihi haklı çıkarmak değildir.

Sırtındaki silahı görüp güvercinlerini unutmak da, güvercinlerini görüp silahı görmemek de eksik bir bakış. Ben Tahir’i ne aklamak ne mahkûm etmek istedim. Edebiyatın bazen yapabileceği en doğru şey, kolayca verdiğimiz hükümleri zorlaştırmaktır.

- Tahir gerçek bir insan mı? Ezo siz misiniz? Romanda biyografik izler var; tanıdığım insanlardan, yaşanmışlıklardan, bir kuşağın deneyimlerinden yararlandım.

Ama Tahir bunların hiçbirinin doğrudan karşılığı değil. Gerçek hayattan gelen parçalar romana girdikleri anda kurmacaya dönüşüyor. - Romanın adı neden “Bana Tahir’i Sormayın?” Ezo, Tahir’i tanımış insanların tanıklıklarına başvuruyor.

Fakat her tanıklık yeni bir bilgi verirken karşısına başka bir Tahir çıkarıyor. Bilgi arttıkça Tahir belirginleşmiyor; tersine daha da uzaklaşıyor. Başlangıçta yeterince kişiye sorarsak Tahir’e ulaşacağımızı sanıyoruz.

Sonra bir insanın, onun hakkında söylenebileceklerin toplamından daha fazla olduğunu fark ediyoruz. Başlık bu yüzden bir susma cümlesi değil; konuşmanın sınırını fark etme cümlesi. - Neden Tahir’in kendisini dinlemiyoruz?

Çünkü Tahir’in kendi hikâyesini anlatması da sorunu çözmezdi. İnsanın kendisi hakkında anlattığı hikâye de tanıklıklardan biridir; başkalarının hafızasında başka hikâyelerimiz vardır. Tahir konuşsaydı romanda bir Tahir daha olurdu, ama son Tahir olmazdı.

Bu yüzden onun yokluğu yalnız olay örgüsünün yarattığı bir boşluk değil; romanın biçiminin de bir parçası. - Bakış açılarındaki değişim de bununla mı ilgili? Evet.

Bunu bir tür kontrpuan olarak düşündüm. Ezo’nun anlattığı Tahir var, başkalarının hatırladığı Tahirler var, bazı bölümlerde de okur olaylara doğrudan yaklaşıyor. Ama amaç “Gerçek Tahir buydu” demek değil.

Okurun kurduğu Tahir de mümkün Tahirlerden yalnız biri. Celal Güngördü - Peki hakikat diye bir şey kalıyor mu? Elbette.

Roman “herkesin kendi gerçeği vardır” türünden bir görecelilik önermiyor. Bir hakikat var ama insan söz konusu olduğunda bu hakikat tek bir tanıma, tanıklığa ya da politik kimliğe sığmıyor. Belki romanın hakikatle ilişkisi tam burada: Hakikatten vazgeçmiyor; ona eksiksiz biçimde sahip olduğumuz iddiasından vazgeçiyor.

- Neden bugün 90’lara döndünüz? Biz, bizden önce başlamış hikâyelerin içine doğuyoruz. 90’lar da yalnız geçmişte kalmış bir dönem değil; o yıllarda yaşananların bugünde hâlâ karşılıkları var.

Ben tarihsel bir tez kurmak istemedim. Tarihin büyük anlatılar içinde gördüğü şeyi, edebiyat tek bir insanın hayatına kadar yaklaştırabilir. - Ezo’nun Tahir’i araması aslında kendisiyle yüzleşmesi mi?

İkisini ayırmak mümkün değil. Ezo Tahir’in peşinden giderken kendisini bu hikâyenin dışında tutamayacağını fark ediyor. Üstelik kayıpta yalnız başkasını kaybetmiyoruz; onun yanında olduğumuz kişiden de bir şey eksiliyor.

Bizi o halimizle hatırlayan gözlerden biri artık yok. Ezo Tahir’i ararken Tahir’in yanında kim olduğunu da arıyor. - Yarım heykeller ne anlatıyor?

Ezo, Tahir’in yüzünü taşa geçiremeyeceğini kabul ediyor ama heykelleri atmıyor; insanların önüne koyuyor. Bu “Ben tamamlayamadım, siz tamamlayın” demek değil; bakan kişinin tamamladığı yüz de nihai Tahir olmayacak. Yarım yüzler şunu söylüyor: “Benim görebildiğim bu kadar.

Şimdi siz bakın; ama sizin gördüğünüzün de bütün olduğunu sanmayın.” - Romandaki felsefi damarın karakterlerin önüne geçmemesini nasıl sağladınız? Hafıza, hakikat, tanıklık, sorumluluk gibi meseleler beni ilgilendiriyordu ama yazarın karakterlerin önüne geçmesini istemedim. Düşünce yaşananlardan doğsun istedim.

Romanın bir sorusu olabilir ama o sorunun cevabını vermek zorunda olduğunu düşünmüyorum. Ben soruyu mümkün olduğunca doğru kurmaya çalıştım; cevabın tamamına sahip olduğumu iddia etmedim. - Alis üzerinden Ermeni geçmişine de açılıyorsunuz.

Neden? İnsanlar gibi mekânların da geçmişi var. Ezo Van’a gidiyor; oranın geçmişini hiç hatırlamamak mümkün mü?

Orada bir Ermeni hayatı vardı ve büyük bir kırılma yaşandı. Bunu görmemek romanın gerçekliğini eksiltirdi. Ama roman tarih kitabı değildir.

Alis’in hikâyesi Tahir’in hikâyesiyle aynı şey değil; iki tarihsel deneyimi birbirine eşitlemek istemedim. Yalnızca aynı coğrafyanın farklı zamanlarının birbirine dokunduğunu göstermek istedim. - Romanın dilini kurarken nasıl bir Türkçe aradınız?

Benim için edebî dil, okuru metnin içine alan ve gereksiz yere uyandırmayan bir dil. Özenli olmalı ama kendisini sürekli göstermemeli; sözcük, ritim, ses anlatılan şeyin önüne geçmemeli. İkinci tekil şahısla yazılmış bölümlerde daha şiirsel, daha ritmik bir dile izin verdim; başka yerlerde dil geri çekiliyor.

Sonuçta aradığım “güzel cümle” değil, anlatılan şeye doğru gelen cümle. - Kitabı hiç bilmeyen bir okura, tek bir şey söyleyecek olsanız? Kitabı kapattığında Tahir’i tanıdığını düşünmesinden çok, hayatındaki insanlara daha dikkatle bakmasını isterdim.

Çünkü bazen birini kaybettiğimizde, onun yanında başka türlü olduğumuz bir parçamızı da kaybediyoruz. Belki geriye şu soru kalsın isterdim: Çok iyi tanıdığımı düşündüğüm insanların ne kadarını gerçekten görüyorum? 

İlgili Haberler