Aşk olsun be çocuklar!
Arka arkaya iki gün; Pazartesi ve Salı günleri, İstanbul’da iki ayrı duruşma salonundan yükselen iki yiğit ses, aslında memleketin dört bir yanında bütün yollara - meydanlara asılacak, on milyonlarca insana yön gösteren...
Arka arkaya iki gün; Pazartesi ve Salı günleri, İstanbul’da iki ayrı duruşma salonundan yükselen iki yiğit ses, aslında memleketin dört bir yanında bütün yollara - meydanlara asılacak, on milyonlarca insana yön gösteren birer “yol levhası” hüviyetindeydi. Biri, 32 yaşında ve artık giderek bu ülkenin en ciddiye alınması gereken “mizah ustaları” arasına girmeye aday bir genç stand up’çı. Deniz Göktaş.
Diğeri, 67 senelik ömrünün neredeyse 50 senesini “insanlığın/dünyanın daha iyi ve özgür olması, sömürünün ortadan kaldırılması, emperyalizmin ve faşizmin mezarının kazılması, ülkemizin tam bağımsızlığı, eşitlik ve adalet” için mücadeleye adamış bir sosyalist, bir gazeteci, bir yazar. Merdan Yanardağ. Her ikisi de, 24 saat arayla, iki ayrı mahkeme salonunun iki ayrı sanık kürsüsünden, bu ülkeyi artık canından bezdiren rejimin suratına on milyonlar adına haykırdılar.
“Yettiniz artık!..” diye bağırdılar, “Düşün yakamızdan!..” Deniz, yaklaşık 1,5 saat süren ve bir savunmadan ziyade bir “tarihi iddianame” niteliğindeki konuşmasında, bu ülkeyi kendisini zindana atanlardan daha çok sevdiğini, "Kaçıp saklanmak, ülkeye geri dönmemek" gibi seçenekleri aklından bile geçirmediğini, oysa ki döndüğünde kendisini sorgulayanların bile “Oğlum salak mısın? Ben olsam dönmezdim” sözleriyle karşılandığını anlattı. Sinmek, tırsmak, korkmak ve kenara çekilmek şöyle dursun, “Bu başıma gelenler işime olan inancımı arttırdı. Özgürlüğüme kavuştuktan sonra daha büyük bir heves ve özgüvenle yapmaya devam edeceğbizim her cümlemiz, sandığımızdan çok daha büyük bir potansiyel taşıyor” diyerek, kendisi gibi bir genç aydının bu ülkede rejime karşı mücadelesinin ne kadar önemli olduğunu “ders niteliğindeki” cümlelerle anlattı mahkemeye.
“Savunma görünümlü iddianame” hüviyetindeki konuşmasında Cumhurbaşkanına hakaretten suçlanmasına (ve nihayet ceza almasına) sebep olan “diktatör” ifadesine atıfta bulunurken de, Açıkhava Tiyatrosu’nda yapsa, İstanbul’un yerini göğünü kahkahaya boğabilecek şu espriyi patlattı: “Diktatör ifadesi bir hakaret değil bir siyasi nitelemedir. Başka bir sanatsal üretimde otokrat denebilir. Bir komedyen gösterisinde demokrat diyebilir, benden daha çok güldürebilir…” Tabii mahkeme salonunda kahkahalar atımadı.
Ama bir “orantısız zekâ atağı” ancak bu kadar muhteşem bir “golle” sonuçlanabilirdi. Deniz’in “iddianamesi”ndeki en çarpıcı sözlerden biri de, “25 yıldır ülkeyi yöneten iktidar partisinin başkanı olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın isminin geçmediği politik mizah gösterisinin bir samimiyeti de, gerçeklikle bir bağı da yoktur” şeklindeydi. Kendisiyle aynı alanda faaliyet gösteren bir yığın “şöhretli, zengin, popüler, fiyakalı ama çapsızın (nitelemeler bana ait - z.a.) ” suratlarında güçlü bir şamar gibi patlayan sözlerdi bunlar.
Ama Çağlayan’daki mahkeme salonunun duvarlarına adeta her bir kelimesi “nakşedilen” konuşmasının, rejimi “evire çevire döven, hak ve özgürlüklere sahip çıkan” içeriği, eminim benim gibi milyonlarca insana, “Aşk olsun be çocuk!” diye bağırtmıştır Pazartesi günü. Yine de “cezaları çaktılar” Deniz’e, ama en azından özgürlüğüne kavuştu aynı günün akşamında. Ertesi gün, sevgili dostum ve meslektaşım Merdan’ın duruşmasındaydık.
Bu kez Silivri’de bir mahkeme salonunda. O da hakim tarafından davet edildiği kürsüye doğru, elindeki sayfalar dolusu notlarla daha o 1 metrelik yolu yürürken bile adeta “J’accuse!..” (Suçluyorum) diye bas bas bağırıyordu. Zaten ilk 2 celsedeki konuşmalarında 5’nci sınıf bir senaryo ile doldurulmuş iddianameyi kelimenin tam anlamıyla “lime lime doğramıştı” Merdan da… Bir yurtsever ve sosyaliste en ağır hakaret anlamına gelen “Casusluk” isnadının üzerine asla yapışmayacağını anlattı ve “Asıl hedefin, bağımsız gazetecilik ve yayıncılık olduğunu, kendisi üzerinden elleriyle doğurduğu TELE1 kanalının boğulmak istendiğini ve bugünkü durum itibarıyla fiilen fişinin çekildiğini” anlattı.
“Halkın doğru bilgi alma hakkını savunmak için burada bulunuyorum. Bizim boyun eğmemizi bekleyenler boşa bekleyeceklerdir. Bu ülkenin gazetecileri bu halkı terk etmiyor.
Bu zulmün yüzde biri Batı’daki yazarlara yapılsa bir tanesi kalmamıştı belki. Türk halkı son derece şanslıdır” diye de ekledi. Anayasayı, bağımsız gazetecilik ve yayıncılığı, gerçeklere sahip çıkma özgürlüğünün önemini ve hatta, yıllar önce sokakta yetim kaldığı için sahip çıkıp besleyip büyüttükleri ve TELE1’le birlikte yok edilmek istenen, kanalın sevgili köpeği “Güneş”in yaşam hakkını, o kürsüden kahramanca savundu. Merdan’ı izlerken boğazıma bir şeylerin düğümlendiğini hissedip, “Helal olsun be çocuk!” diye bağırdım içimden.
Çünkü sevgili meslektaşım, hepimiz adına, özgürlüklere ve demokrasiye, bağımsız gazetecilik kavgasına sıkı sıkıya sarılan tüm meslektaşlar adına kürsüden “rejimi oracıkta yargılayıp mahkum etti…” Merdan, Deniz kadar şanslı değildi. Tahliye edilmedi ama, o gece ve her gece vicdanı tertemiz, çok rahat uyuduğundan adım gibi eminim. Birbirlerini belki de hayatta hiç fiziken görmemiş iki yiğit vatanseverin, tutsak olarak geldikleri iki ayrı mahkeme salonundaki bu muhteşem konuşmaları, rejimin sonunu getirecek güçlü bir yanardağ patlamasının iki güçlü “lav fışkırması” gibiydi.
Sadece mizahçılar, ya da sadece gazeteciler değil, toplumun her kesiminden “Bu rejimle davası/kavgası olan” herkesin, defalarca okuması gereken iki efsane metinden söz ediyorum. Ağzınıza sağlık Deniz ve Merdan! Ağzınıza sağlık çocuklar!
Aşk olsun size!



