Şilan KARAÇAM MADDE 10- Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Bu gördüğünüz Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 10. Maddesi. Geldiğimiz bu dönemde bu cümlenin yalnızca hukuki bir metin olarak kaldığı, toplumsal hayattaki gerçek karşılığını giderek kaybettiği gerçeğine hepimiz az çok şahitlik edebiliriz.
Dünyanın otoriterleşmeye yöneldiği bir dönemde de yaşadığımız eşitsizlikler bize normal hatta rutin gelmeye bile başlayabilir. Lakin ülkemizde eşitlikte var olan kırılmaların her alandaki radikalliği küresel anlamda da ‘normallik’’ ten çıkmış durumda. Size bu yorumumu kanıtlamak için birçok veri sunabilirim.
TÜİK verilerini size gösterebilirim, ülkenin Gini katsayısından bahsedebilirim ama günün sonunda insanın aklında sayılardan çok hikayeler yer ediniyor. Bu yüzden size özel bir üniversite de öğrenci olarak kendi gerçekliğimden bahsetmek isterim. 2026-2027 akademik yılı için belli başlı özel üniversiteleri tercih eden bir lisans öğrencisiyseniz karşınıza 2 opsiyon çıkıyor.
Ya üniversite sınavında inanılmaz bir derece yapacaksınız, misal ilk 100 gibi ya da 2.000.000 TL yi aşan yıllık ücreti ödeyeceksiniz. 2 gerçeklik arasında böyle bir uçurum olduğunda ortaya oldukça renkli ve birbirlerinden kopuk 2 öğrenci profili ve birkaç istisna çıkıyor. Ve okulların yapısı da bu uçurumu keskinleştiriyor.
Okulların yapısı bu uçurumu nasıl keskinleştirebilir diye soruyorsanız? Bu okulları bir ziyaret etmenizi öneririm, gelir düzeyine göre şekillenmiş yemek bölümlerinden tutun sınıfsal ayrımın resmi olan oturma yerlerine. Adeta kökleri birkaç sene önce atılmış yeni bir kast sistemi her geçen gün filizleniyor.
Yeni nesil de filizlenen bu sistemde doğup büyüdüğü için düzeni sorgulamıyor aksine benimsiyor. Güzel yüzlü şairden bir alıntı yapacak olursam: ‘Mesele esir düşmekte değil, teslim olmamakta bütün mesele.’ Büyüyen, gelişen yeni nesil kendisine kesintisiz son 23 hatta 24 yıldır empoze edilen bu sistemde ezilmeyi, adaletsizliği, şansın önemini, esir düşmeyi ama hepsinden tehlikelisi teslim olmayı öğreniyor ve benimsiyor. Şimdi birçok özel üniversiteyi yakmış bulundum ama maalesef bu üniversiteler hikayemizdeki kötü karakterleri değil, hikaye bu kadar basit değil.
Hatta ve hatta öğrencilerine sunduğu eğitimin kalitesi, özgürlüğü, akademik kadrosunun profesyonelliği ve başarıları göz önünde bulundurulduğunda hikayemizin kötü karakterleri bir anda kahramanlara dönüşebiliyor. Ama bu üniversiteler ne bir kahramanı ne de bir kötü karakteri temsil ediyor, onlar sadece ve sadece ayna görevi görüyor. Ayna neyi yansıtıyor? Çökmüş bir sosyal devlet yapısının ve çürümüş bir toplumu yansıtıyor.
Artık Türkiye Cumhuriyeti’nde iyi bir eğitim alabilmek için tek koşul zengin olmak, derece öğrencisi olup belli başlı okullara girse bile öğrenci bulunduğu kastta maruz kalıyor, Devletin dayatmış olduğu hiyerarşi altında hayata tutunmaya çalışıyor. ‘Hiç mi istisna olmuyor? Hiç mi farklı gruptaki öğrenciler arkadaş olmuyor?’ diye sorabilirsiniz.
Elbet oluyor, keza istisnalar kaideyi maalesef ki bozmuyor.