Rejimin niteliği, muhalefetin sınırları
Derya Kömürcü - Siyaset Bilimci İktidar bloğu, yeni rejimi hiçbir itiraza yer bırakmadan ve geri dönüşü mümkün olmayacak biçimde kurumsallaştırmak için her gün biraz daha otoriterleşmekten geri durmuyor; muhalefeti...
Derya Kömürcü - Siyaset Bilimci İktidar bloğu, yeni rejimi hiçbir itiraza yer bırakmadan ve geri dönüşü mümkün olmayacak biçimde kurumsallaştırmak için her gün biraz daha otoriterleşmekten geri durmuyor; muhalefeti baskılayan, toplumu felce uğratan uygulamalarına sürekli yenilerini ekliyor. Bunun karşısında muhalefet bloğu ne olan biteni doğru kavradığını gösteren bir ideolojik ve programatik donanıma sahip görünüyor ne de saldırılara karşı koyabilecek bir örgütsel ve kitlesel direnç sergileyebiliyor. Bugün Yeni Parti’nin ana muhalefet olarak başını çektiği, kısmen merkez soldan ama azımsanmayacak ölçüde de sağ siyasetten beslenen muhalefet bloğu, yeni rejimin inşa süreci başlamadan önce yurttaşa ne öneriyorsa hiçbir şey değişmemiş gibi hâlâ aynı şeyi öneriyor: Seçim günü sandığa gidip oy kullanmak.
Oysa her gün yeni bir örnekle görüyoruz ki yurttaşın verdiği oyun pek az belirleyiciliği kaldı. İster baskı ve korkutmayla ister kişisel ikbal arayışıyla olsun Aydın’da, Üsküdar’da, İzmir’de ve daha pek çok yerde farklı biçimlerde yaşananlar sandık sonucunun gerçekte ne kadar belirleyici olduğunu tüm muhaliflere sorgulatıyor. SEÇİMDEN FAZLASI Yeni rejimle birlikte 10 yılı aşkın bir süredir bize dikte edilen muhalefet anlayışı artık sınırlarına dayanmış durumda.
Birincisi, güçlü bir toplumsal muhalefetin olmadığı yerde konjonktürel seçim başarıları beraberinde iktidar değişikliği getirmiyor. Bu yeni rejimi, yalnızca oy vererek, “kazanacak aday” üzerinde uzlaşarak ya da muhalif oyları bölmeyerek sona erdirmek artık mümkün görünmüyor. Seçim, mücadelenin vazgeçilmez bir alanı; fakat toplumsal tepkiyi seçim gününe kadar beklemeye çağıran bir siyaset, kendi gücünü de seçmenin dayanma kapasitesini de tüketiyor. İkincisi, programınızı, siyasal söyleminizi, örgütlenme biçiminizi ve kadrolarınızı her seçimde biraz daha sağ siyasetin etkisine açtığınızda başarı garanti olmadığı gibi kimliğinizi kaybetmenin, daha da kötüsü oyunu aldığınız seçmenin güvenini yitirmenin eşiğine geliyorsunuz.
Seçmenden Cemil Tugay gibiler için neden oy istediğinizi kimseye açıklayamıyorsunuz. Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, otoriter popülist liderler çağında liberal demokrasinin bile en temel dayanakları mumla aranır hale gelmişken, hâlâ demokrasiye “sosyal” bir içerik kazandırmayı, emekle sermaye arasında kalıcı bir uzlaşma yaratmayı hedefleyen sosyal demokrasinin ezberlerini siyaset diye bu toplumun önüne koymak kolaycılıktan başka bir şey değil. Sermayeyi uzlaşmaya zorlayacak örgütlü toplumsal güç ortada yokken, emekle sermaye arasında kalıcı bir uzlaşma vaat etmek bir siyasal program oluşturmuyor.
Geçmişin sosyal demokrat kazanımlarını mümkün kılan güç ilişkilerini kurmadan o kazanımları yeniden sunabileceğinizi varsayamazsınız. Sosyal hakları savunmak başka, onları hangi mücadeleyle kazanacağınız ve koruyacağınız sorusunu yanıtsız bırakmak başka. Muhalefetin açmazı burada düğümleniyor: Seçmene değişim vaat ediyor, ama o değişimi gerçekleştirecek toplumsal gücü örgütlemek yerine mevcut dengeler içinde daha uygun bir aday, daha geniş bir ittifak, daha ikna edici bir söylem arıyor. OTORİTER KAPİTALİZM Bugün kapitalizm demeden otoriterleşmeyi tartışamazsınız. Sermaye demeden Türkiye’nin yeni rejimini anlayamazsınız.
Tek adam rejimlerini yalnızca liderlerin kişilikleriyle açıklamak, meselenin özünü ıskalamaktır. Yeni rejim, sermaye birikiminin bugün aldığı biçimle, bu birikimin önündeki toplumsal ve demokratik engelleri aşma ihtiyacıyla birlikte değerlendirilmelidir. Bugün Türkiye’de iktidar kötüye kullanılmıyor, belirli toplumsal çıkarlar doğrultusunda yeniden örgütleniyor. Tek adam rejimlerini kapitalist düzene dışarıdan musallat olmuş bir anomali saymak ciddi bir yanılgıdır.
AKP döneminde kamu ihaleleri, özelleştirmeler, vergi mekanizmaları ve medya sahipliği üzerinden kurulan iktidar-sermaye ilişkileri, otoriterleşmenin maddi zeminini oluşturdu. Özellikle iktidarla bütünleşen sermaye kesimleri için yeni rejim, yalnızca siyasal tercih değil, birikim ve korunma mekanizması işlevi gördü, görüyor. Geçmişte olduğu gibi AKP iktidarı döneminde de sermaye fraksiyonları arasında çıkar çatışması ve güç mücadelesi olduğu aşikar. Ancak bu çekişmeler, otoriterleşmenin sınıfsal niteliğini ortadan kaldırmıyor.
Emek üzerindeki baskı ve siyasal denetimin merkezileşmesi, birikim rejiminin krizlerini yönetmenin aracından başka bir şey değil. Türkiye’de yaşanan siyasal dönüşümü, Erdoğan’ın kişisel iktidar arzusuna, AKP’nin devlet kurumlarını ele geçirmesine ya da parlamenter sistemden uzaklaşılmasına indirgemek, görünen sonuçları nedenlerin yerine koymaktır. Bunların hiçbiri tek başına yeni rejimin hangi toplumsal ilişkiler içinde ortaya çıktığını, kimlerin çıkarlarına hizmet ettiğini ve hangi güçler tarafından taşındığını açıklamaz. Otoriterleşmenin belirli tarihsel koşullarda kapitalist düzenin yeniden üretimini sağlayan bir siyasal yapılanma olduğunu görmeden bugünün Türkiye’sine dair dönüştürücü bir siyaset üretilemez.
Vaat paketiniz parlamenter sistem, denge ve denetleme mekanizmaları, bağımsız yargı, liyakat, ekonomik öngörülebilirlik ve sosyal adaletten oluşuyorsa mücadele ettiğiniz rejimin niteliği hakkında pek az fikir sahibisiniz demektir. ÖZNELEŞEN TOPLUM Bugün ihtiyaç duyulan yaklaşım, yalnızca iktidarın kim tarafından kullanıldığını değil, hangi sınıfsal ilişkileri güvence altına aldığını sorgulayan bir yaklaşım olmalıdır. Yani mesele, kapitalizmin otoriter yüzünü daha kabul edilebilir bir yönetim tarzıyla değiştirmekle sınırlı olmamalı.
Yurttaşlar, kendi hayatları, üretim süreçleri ve siyaset üzerinde karar verebilen örgütlü bir güç, birer siyasal özne haline getirilmedikçe, demokratikleşme sürekli geri alınabilir bir kazanım olarak kalacaktır. İktidara yönelik toplumsal tepkiyi seçim sandığına hapsetmek, AKP-MHP iktidarına karşı mücadeleyi bilinçli olarak daraltmak anlamına gelir. Bu mücadele, bu iktidar biçimini mümkün kılan yapısal ilişkileri de kapsayacak biçimde derinleştirilmelidir.
Türkiye’nin ihtiyacı, kapitalizmin yarattığı eşitsizlikleri daha nazik bir dille yönetecek bir restorasyon değil, üretimin, bölüşümün ve siyasal kararın örgütlenmesini değiştirmeyi hedefleyen bir demokratik dönüşümdür. Bunun öznesi de seçimden seçime desteği istenen edilgen bir toplum değil, özneleşerek siyasete dahil olan yurttaşlar olacaktır. Seyhan Erdoğdu ve İbrahim Varlı imzalı iki yazı TAKSAV Ankara Şubesi’nde yapılan “Emperyalizmin yeni yönelimleri, Türkiye ve direniş hattı” adlı panelin ilk oturumundaki konuşmalardan yazıya çevrilmiştir.



