Prestij, sermaye ve hekim emeği
Doç. Dr. Tamer YAZAR “Prestij, insanların daha az para karşılığında daha çok çalışmasını sağlamanın bir yoludur.” Amerikalı iç hastalıkları asistanı Lauren Fang, 20 Ağustos 2026’da Doximity’nin hekim görüş platformu...
Doç. Dr. Tamer YAZAR “Prestij, insanların daha az para karşılığında daha çok çalışmasını sağlamanın bir yoludur.” Amerikalı iç hastalıkları asistanı Lauren Fang, 20 Ağustos 2026’da Doximity’nin hekim görüş platformu Op-Med’de yayımlanan “The Prestige Paradox in Academic Medicine” başlıklı yazısına bu cümleyle başlıyor.
Fang’ın tartıştığı “prestij paradoksu”, akademik kurumun itibarının hekimin mesleki değerini yükseltmesi gerekirken daha düşük ücreti, daha ağır çalışma koşullarını ve daha az söz hakkını kabullendiren bir araca dönüşmesini ifade ediyor.Hekimden klinik hizmet üretmesi, asistan eğitmesi, yayın yapması, proje geliştirmesi, toplantılara katılması ve kuruma itibar kazandırması beklenirken bunların karşılığında çoğu zaman gerçek bir araştırma zamanı, yeterli gelir ya da karar süreçlerine katılım hakkı tanınmıyor.Bu saptama yalnızca Amerikan akademik tıbbına özgü değil. Türkiye’de kamudan özel hastanelere, şehir hastanelerinden vakıf üniversitelerine uzanan sağlık düzeni, prestij ile emek sömürüsü arasındaki ilişkinin çok daha sert biçimlerini üretmekte. ∗∗∗ Elbette akademik çalışmanın değeri yalnızca ücretle ölçülemez.
Bilimsel üretim, araştırma altyapısı, öğrenci yetiştirmek, güç olguları tartışabilmek ve tıbbi bilgiye katkıda bulunmak gerçek kazanımlardır. Sorun, bu kazanımların adil ücretin, insanca çalışma süresinin ve mesleki özerkliğin yerine geçirilmesidir.Prestij, hekime sunulan bir olanak olmaktan çıkıp ücret paketinin görünmez parçasına dönüştüğünde kurum, “Burada çalışmanız zaten başlı başına bir ayrıcalık.” söylemine geçiş yapar. Bu ifade çoğu zaman daha düşük ücretin, belirsiz terfi süresinin, hafta sonuna taşan bilimsel çalışmanın ve karar mekanizmalarından dışlanmanın gerekçesi olur.Türkiye’de akademik tıp uzun yıllar kamu üniversiteleri üzerinden tanımlandı.
Bugün ise vakıf üniversiteleri ile özel hastane zincirleri arasında kurulan ortaklıklar yeni bir akademik emek modeli yarattı. Hastanenin tabelasına bir üniversite adı eklenmesi yoluyla hekim aynı anda hem sağlık hizmeti üreten çalışan, hem öğretim üyesi, hem araştırmacı hem de kurumun tanıtım yüzü haline geliyor. Hekimin akademik unvanı bilimsel bir konum olmaktan çıkıp hastanenin piyasa değerini artıran bir marka sunumu oluyor.
İnternet sitesinde, reklamda, sağlık paketinde ve uluslararası hasta tanıtımında hekimin adı ve unvanı kullanılıyor. Profesörlük veya doçentlik, hastaya sunulan hizmetin güvenilirliğini ve fiyatını yükseltiyor. Hekimin yarattığı bu ek değerin ücretine, çalışma koşullarına ve karar yetkisine aynı ölçüde yansıdığı sıklıkla görülmüyor.Burada üretkenlik ile sahiplik arasında temel bir çatışma ortaya çıkıyor.
Akademik hekim, yayınları, kişisel itibarı, yetiştirdiği öğrenciler ve ürettiği klinik gelir yoluyla kuruma büyük bir değer kazandırıyor. Ancak bu değeri üreten hekim, çoğu zaman çalışma planı, personel sayısı, bütçe kullanımı ve klinik işleyişle ilgili kararlar üzerinde sınırlı denetime sahip. Üretkenlik hekime, sahiplik ve yönetim yetkisi ise kuruma bırakılıyor. ∗∗∗ Gündüz poliklinik yapan, yatan hastaları izleyen, konsültasyonlara ve girişimsel işlemlere yetişmeye çalışan hekimin, boşluklarda öğrenci ve asistan eğitmesi bekleniyor.
Makalesini ise çoğu zaman akşam, gece veya hafta sonu yazması gerekiyor. Kurum bilimsel yayınları kendi başarı hanesine kaydediyor. Araştırmanın istatistik, çeviri, veri yönetimi ve etik kurul süreçleri hekimin kişisel zamanında halletmesi gereken işler olarak bırakılıyor.Bunun sonucunda akademik hekimin günü poliklinik, servis viziti, asistan eğitimi, konsültasyon, elektronik yazışmalar, idari toplantılar, dersler ve araştırma sorumlulukları arasında bölünüyor.
Sözleşmeyle ve iş programıyla güvence altına alınmış gerçek bir “korumalı araştırma zamanı” bulunmadığında bilimsel üretim, hekimin dinlenme ve özel yaşamından karşılanan bir fazla mesaiye dönüşüyor. Vakıf üniversitelerinde akademik misyon ile ticari hastane işletmeciliği birbirine karışmış durumda. Üniversitenin eğitim ve araştırma sorumluluğu karşısında hastanenin doluluk, işlem sayısı, ciro ve büyüme hedefleri bulunmakta.
Uzun ve öğretici bir hasta değerlendirmesi yerine daha fazla muayene, araştırma toplantısı yerine gelir getiren işlem önceliklenmekte.Bütün bunlara sürekli değerlendirilme baskısı ekleniyor. Yayın sayısı, yazarlık sırası, atıflar, kongre katılımları ve proje başvuruları… Başarı sürekli ölçülür, fakat hiçbir zaman tamamlanmış kabul edilmez. Böylece akademik ilerleme, hekimin sürekli daha fazlasını üretmek zorunda olduğu belirsiz bir yarışa dönüşür.Kapitalist sağlık sistemi hastalığı toplumsal bir sorun, sağlık hizmetini kamusal bir hak olarak değil, satılabilir bir hizmet olarak görme eğiliminde.
Hasta müşteriye, hastane işletmeye, tedavi ise ölçülebilir gelir kalemine dönüştürülmekte. Hekim de bilimsel bilgi ve etik sorumluluk taşıyan bağımsız bir meslek insanından “gelir üreten birim” konumuna getirilmekte.Performans, verimlilik, hasta hacmi, işlem sayısı, pazar payı… Muayeneye ayrılan süre kısalmakta, az gelir getiren ve daha uzun zaman isteyen hastalar sistem açısından “verimsiz” görünmeye başlamakta. Koruyucu sağlık, ayrıntılı bilgilendirme ve klinik düşünme için harcanan zaman ekonomik tabloda karşılık bulamamakta.
∗∗∗ Türkiye’de hekime çoğu zaman büyük sorumluluk ama sınırlı yetki veriliyor. Komplikasyonun hukuki ve etik sorumluluğu hekime aitken hasta sayısını, muayene süresini ve çalışma düzenini belirleyen ekonomik kararlar yönetim tarafından alınıyor. Bu, sorumluluk ile yetkinin sistematik olarak birbirinden ayrılması.Akademik tıp, işine anlam yükleyen insanları kendine çeker.
Araştırma yapmak, öğrenci yetiştirmek ve zor hastalara çözüm bulmak güçlü bir içsel motivasyondur. Ancak kurumlar bu motivasyonu sınırsız ve ücretsiz bir kaynak olarak görmeye başladığında tablo sömürü mekanizmasına dönüşmeye başlar.“Hocalık para için yapılmaz.” cümlesi, eksik personeli, yetersiz ücreti ve kişisel zamana taşan çalışmayı olağanlaştırır. Sessiz kalmak profesyonellik, koşulları sorgulamak ise sadakatsizlik gibi gösterilir.Hekimlik mesleğinin etik karakteri de bu süreci kolaylaştırır.
Hekim hastasını yarıda bırakamaz. Gereğinde sistem aksadığında boşluğu kendi emeğiyle kapatır. Personel eksikse daha çok çalışır, zaman yoksa raporu evde tamamlar, araştırma desteği yoksa veriyi hafta sonu düzenler.
Sermaye böylece hekimin vicdanını üretim sürecinin ücretsiz sigortası haline getirir. Sonuç olarak, akademik ve özel sağlık kurumlarında ücretler şeffaf olmalı, eşit işe eşit ücret sağlanmalı. Klinik, eğitim ve araştırma görevleri ayrı ayrı tanımlanmalı, araştırma zamanı sözleşmeyle güvence altına alınmalı.
Hekimler randevu süreleri, iş yükü, ekip sayısı ve klinik işleyiş üzerinde söz sahibi olmalı. Akademik unvanın ve bilimsel üretimin kuruma kazandırdığı değer ücretlendirmede tanınmalı. Ciroya bağlı çalışma modelleri sonlandırılmalı.
Sendikal örgütlenme ve toplu pazarlık hakkı kamuda, özel hastanelerde ve vakıf üniversitelerinde güvence altına alınmalı. Bir kuruma aidiyet, bilimsel üretim ve öğrenci yetiştirmek hekim için anlamlıdır. Fakat anlam, ücretin yerine geçemez.
Mesleki adanmışlık, sermayenin ücretsiz girdisi değildir. Fang’ın sözünü Türkiye için, ‘Prestij, hekimin değerini artırdığı sürece anlamlıdır, ona daha çok iş, daha az ücret ve daha az söz hakkı vermenin bahanesine dönüştüğünde ise yalnızca sömürünün şık adıdır.’ olarak tanımlamış olalım.



