Osman Kavala ve yargının itibarı
Türkiye’de yargı sistemi uzun süredir ağır bir sınavdan geçiyor. Mesele artık sadece yerel yasamalarla ilgili değil; ülkenin altına imza attığı uluslararası sözleşmelerin, evrensel hukukun ve anayasal düzenin ne kadar...
Türkiye’de yargı sistemi uzun süredir ağır bir sınavdan geçiyor. Mesele artık sadece yerel yasamalarla ilgili değil; ülkenin altına imza attığı uluslararası sözleşmelerin, evrensel hukukun ve anayasal düzenin ne kadar aşındığıyla ilgili. Avrupa İnsan Hakları Büyük Dairesi’nin, 2017’den beri cezaevinde tutulan Osman Kavala’nın ikinci başvurusuna karşı açıkladığı karar tam da bu yapısal çöküşü gözler önüne seriyor.
Üstüne İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin bu kararı yine yok sayması ve Kavala’nın cezaevinden “Yargının itibarı zedeleniyor” diye seslenmesi, tablonun ne kadar vahim olduğunu açıkça gösteriyor. Hükümet ve başsavcılık başından beri aynı savunmanın arkasına saklanıyor: “Anayasa Mahkemesi’dosyalar hâlâ duruyor, iç hukuk yolları tükenmedi.” Fakat AİHM Büyük Dairesi bu savunmayı kabul etmedi. AYM’nin en temel hak ihlallerini ve özgürlük dosyalarını yıllarca rafta beklettiğini açıkça gördü.
Can Atalay ve Tayfun Kahraman örneklerinde olduğu gibi, yerel mahkemelerin yüksek mahkeme kararlarını hiçe saydığı bir iklimde, bireysel başvuru mekanizmasının pratik bir etkililiğinin kalmadığını saptadı. Eski AİHM yargıcı Rıza Türmen’in de altını çizdiği gibi, uluslararası bir mahkemenin bir ülkenin anayasa mahkemesi için “Bu dava özelinde etkili bir iç hukuk yolu kalmamıştır” demesi, o ülkenin en saygın kurumunun itibarını sıfırlayan çok ağır bir darbe. Buna rağmen 13. Ağır Ceza Mahkemesi, AİHM’i adeta bir temyiz mercii gibi göstermeye çalışıp bildiğini okumaya devam etti. *** Türk Ceza Kanunu’nun 312.
maddesi —yani hükümeti devirme suçu— Kavala dosyasında öyle bir esnetildi ki, hukukun öngörülebilirlik ilkesi tamamen buharlaştı. Mahkeme, Kavala’nın şiddete bizzat katıldığına dair tek bir somut kanıt sunabildi mi? Hayır.
Ortada sadece sivil toplum faaliyetleri, uluslararası temaslar, insan hakları savunuculuğu var. Bunları bir araya getirip oradan ağırlaştırılmış müebbet çıkarmak, AİHM’in deyimiyle resmen “adaletin açıkça inkârı”. AİHS’in 18. maddesinin ihlal edilmesi, sürecin arkasındaki siyasi hesabı net biçimde ortaya koyuyor.
Beraat kararı veren hâkimlere jet hızıyla soruşturma açılması, dosyaların oradan oraya savrulup birbirine eklenmesi... Bütün bunlar derdin şiddeti ya da suçu önlemek değil; asıl amacın sivil topluma gözdağı vermek, çoğulculuğu boğmak ve muhalif sesleri susturmak olduğunu gösteriyor. Tam da bu noktada, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un sözlerini hatırlayalım: AİHM’in ihlal kararıyla ilgili “Asıl olan ulusal yetkilerdir; uluslararası kararlar talidir” demişti. *** Uçum bu ifadesiyle, iktidardan yerli yersiz sürekli duymaya alıştığımız şekliyle yine bir yerli ve milli egemenlik vurgusu yapmıştı.
Ama otoriter iktidarlar, vatandaşlarına reva gördükleri hukuksuzlukları “içişlerine müdahale” perdesi arkasına saklamak için hep bu mantığa sığındı. “Kendi yurttaşıma ne yaparsam yaparım, dışarıdan kimse karışamaz” anlayışı bu. Son örneği Azerbaycan’ın ilk ve orta dereceli okullarda başörtüsü yasağı getirdiğini ilan etmesiyle yaşandı.
Bunun açık bir hak ihlali olduğunu söyleyen Türkiye hükümeti ile Azerbaycan arasında ipler gerildi. Azerbaycan Türkiye’yi iç işlerine karışmakla suçladı; hatta Şanlıurfa’da kararı eleştiren bir gazeteci hakkında kırmızı bülten bile çıkardı. Kısacası; hukukun ve demokrasinin temeli evrensel insan haklarıdır.
Asıl tali olan ise bu hakların ulusal hükümetlerce kısıtlanması ya da tamamen ortadan kaldırılmasıdır. Osman Kavala, karara ilişkin Silivri’den yazdığı son mektubunda meseleyi çok net özetliyor: “AİHM kararlarını keyfî biçimde yorumlayarak yeniden yargılamayı reddetmek, yalnızca kişisel hakları değil, doğrudan yargının kendi itibarını zedeliyor.” Kavala’nın serbest bırakılması, sadece bir mahkeme kararının uygulanması meselesi değil. Türkiye zaten hukuk devleti iddiasından epeydir vazgeçmişti; bu kararda ısrar etmek, o vazgeçişi artık hiçbir bahaneye sığınmadan tüm dünyaya ilan etmek demek. Bunun bedelini ise hep beraber ödüyoruz.
Geleceğimizi kaybediyoruz.



