OBLOMOVCULUK
Ekonomi

OBLOMOVCULUK

Oblomovculuk yalnızca tembellik değildir. Tembellik, insanın yapmak istememesidir. Oblomovculuk ise ne yapması gerektiğini bildiği hlde hareketsizliğine makul, hatta zaman zaman zekice gerekçeler bulmasıdır. İnsan,...

1 okuma

Oblomovculuk yalnızca tembellik değildir. Tembellik, insanın yapmak istememesidir. Oblomovculuk ise ne yapması gerektiğini bildiği hlde hareketsizliğine makul, hatta zaman zaman zekice gerekçeler bulmasıdır.

İnsan, kendi hayatını ağır ağır tüketirken bile ne zarif cümleler kurabiliyor. Oblomov’un yatağı da yalnızca bir yatak değildir. İnsanın kendisini dünyadan koruduğunu sanırken hayattan uzaklaştığı o güvenli alanın simgesidir.

Dışarıda hayat bütün telaşıyla akıp gider: İnsanlar sever, ayrılır, evlenir, çocuk büyütür, iş kurar, şehir değiştirir, yanılır, düşer ve yeniden başlar. Çünkü düşünmek, eylemin yerine geçtiğinde insanın en kibar oyalanma biçimine dönüşür. Kişi öyle çok düşünür ki bir süre sonra hiçbir şey yapmayışını derinlik sanmaya başlar.

Oysa hayat, yalnızca anlaşılmayı bekleyen bir mesele değildir. Oblomovculuğun en büyük hüneri de budur: İnsana hareketsizliğini değişmez bir karakter özelliği gibi kabul ettirmek. Belki yalnızca uzun zamandır kendini değiştirecek bir adım atmadın.

Belki korkuyorsun. Üstelik başarısızlıktan değil, başladıktan sonra sığınabileceğin mazeretlerin elinden alınmasından korkuyorsun. Çünkü başlamadığın sürece hala “potansiyel”sindir.

Başladığında ise ortaya çıkan sonuçla yüzleşmek zorunda kalırsın. İşte insanın en tatlı uyuşturucularından biri: Potansiyel. Henüz yazılmamış kitapların yazarı, kurulmamış şirketlerin sahibi, yaşanmamış aşkların kahramanı, verilmemiş kararların bilgesi… Hiçbir şey yapmadan her şey olabilmenin büyüsü.

Oblomovculuk biraz da insanın bu büyüden uyanmak istememesidir. Modern dünya ise Oblomov’u iyileştirmek yerine odasını yeniden döşedi. Yataklarımız daha rahat, ekranlarımız daha büyük, kahvemiz daha nitelikli.

Artık insan, yerinden kalkmadan dünyanın öbür ucundaki her gelişmeden haberdar olabiliyor. Ne var ki dünyaya dair her şeyi öğrenirken kendi hayatına sıra gelmiyor. Bilgi çağında yaşıyoruz; fakat aynı zamanda eylemsizliğin de çağındayız.

Hepimiz ne yapılması gerektiğini biliyoruz. Sağlıklı yaşamanın yollarını biliyor, yürümüyoruz. İlişkilerin konuşarak iyileşeceğini biliyor, susuyoruz.

Hayallerimize ulaşmak için başlamamız gerektiğini biliyor, doğru zamanı bekliyoruz. Hayatın geçici olduğunu biliyor, sanki bize sınırsız bir süre verilmiş gibi davranıyoruz. Bütün bunların arkasında küçücük, masum görünen bir söz var: Daha sonra ararım.

Daha sonra giderim. Daha sonra özür dilerim. Daha sonra söylerim.

Daha sonra severim. Daha sonra yaşarım. Sonra bir gün, “daha sonra” diyerek ertelediğimiz şeyin aslında hayatımız olduğunu fark ederiz.

Oblomov’un trajedisi de tam burada saklı. O kötü, acımasız ya da anlayışsız biri değildir. Aksine çoğu zaman neyin yanlış gittiğini görebilecek kadar zekidir.

Fakat zekâ, iradenin yerini aldığında insanı kurtarmaya yetmez. Çünkü hayatı anlamak başka, hayatın içine karışmak başkadır. İnsanın asıl trajedisi, kendi hayatının seyircisi haline gelmesidir: Yaşayabileceği günleri uzaktan seyretmek, söyleyebileceği sözleri içinde biriktirmek, gidebileceği yolları zihninde yürümek… Oblomovculuk, insanın kendisi için kurduğu en konforlu hapishanedir.

Kapısı kilitli değildir. Anahtarı da cebindedir. Fakat özgürlük, yine de yerinden kalkmayı ve kapıya kadar yürümeyi gerektirir.

Belki hepimize, içimizdeki Oblomov’u ayağa kaldıracak biraz cesaret ve kararlılık gerekir. Hayat, biz hazır olduğumuzda başlamayacak. Hayat çoktan başladı.

Ve biz, yaşamayı hala yarına bırakıyoruz.

İlgili Haberler