18 October 2026, Sunday
Neoliberalizm sonrası dönemin 3 eğilimi
Ekonomi

Neoliberalizm sonrası dönemin 3 eğilimi

Prof. Dr. Seyhan Erdoğdu Dünya 2008 krizinden sonra yeni bir birikim modeli, yeni bir düzen denilebilecek, neoliberalizmin sonu olarak da açıklanan bir sistematik dönüşümler dönemine girdi.  Trump’ın ikinci döneminde...

Prof. Dr. Seyhan Erdoğdu Dünya 2008 krizinden sonra yeni bir birikim modeli, yeni bir düzen denilebilecek, neoliberalizmin sonu olarak da açıklanan bir sistematik dönüşümler dönemine girdi.  Trump’ın ikinci döneminde herkesi şaşırtan açılımları, küresel köy ve serbest ticaret gibi yarım asırlık neoliberal söylemlerin kaybolması ve milliyetçiliği aşan otoriter dil, yeni bir döneme girdiğimizi gösteriyor.

Bildiğimiz neoliberal dönemin bittiği, yeni olanın da çok belli olmadığı bir döneme girdik.  Neoliberalizmin 1980’de Thatcherizm, Reaganizm, Özalizm şeklinde ortaya çıkışına tanık olmuştuk. Öncesinde Fordist sistem dediğimiz, gümrük vergilerin koruduğu iç pazar, ulus devletlerin düzenlediği piyasalardan ani bir serbest piyasa ekonomisine sıçradık. O gün de gelmekte olanın ne olduğunu kesin olarak söyleyemiyorduk, ama bu dönemde de bir değişim içinde olduğumuzun farkındayız.  Bu döneme şu an için post-neoliberalizm adlandırması yapılıyor.

Bu yeni girdiğimiz dönem kapitalizmin yapısal krizleri sonucu ortaya çıkmıştır. Siyasal, askeri, kültürel sonuçları kapitalizmin mevcut birikim krizinin sonucu olarak ortaya çıktı. Bunu görmezsek, yalnızca belirli sorunlara odaklanırsak esasını kaçırırız.

Üç temel yeni yönelim var. Bunlardan biri militarizasyon, ikincisi yeni devlet kapitalizmi, üçüncüsü ise daha yeni bir kavram olarak neoliberalizme tampon politikaları. Bu dönüşümü yaratan kırılma noktası 2008 finans kriziydi.

Finansal bir krizle sınırlı kalmayarak bir tür çoklu krizler dönemine girdik. Bu da neoliberal hegemonyayı ve hegemon devlet olarak ABD’nin aşınması, küresel güç merkezleri arasında rekabetin yoğunlaşması sonuçlarını yarattı.  Bu ortamın belirleyici özelliği, aşırı borçlanma ve türev piyasalarla büyüyen hiper-finansallaşmanın yanında düşük ve dalgalı büyüme, kapasite fazlası, ekonominin askerileşmesi, sosyal haklar krizi, gıda ve barınma krizi, ekolojik kriz, biyoçeşitlilik krizi ve politik kriz olarak yeni sağ, yeni faşizm, sosyal anlamda lümpenleşme, ırkçılığın artışı gibi konuları içeren çok boyutlu bir kriz olmasıdır.   Devlet sınıfsal nitelik taşıyan bir oluşum ancak devletin ele geçirilmesi anlamında farklı bir dönemdeyiz.

Hukuk ve suç alanının birbirinin içine geçmesi, bizim de bizzat yaşadığımız bir dönüşüm. Fakat bu krizin en temel özelliği şu; kapitalizm hep krizlerle büyür, krizlerle gelişir. Fakat acaba karşı karşıya kaldığımız kriz yapısal bir kriz mi?

Burada iki tartışma var; birincisi bu yapısal krizin arkasında kâr oranlarının düşme eğilimi mi krizi mi var? Böyle bir yapısal krizle konjonktürel krizler farklı. Önce Fordizme, sonra neoliberalizme, şimdi bilmediğimiz bu yeni döneme geçiş yapısal krizlerle gerçekleşti.

OECD ülkelerine baktığımız zaman, büyümenin %1,7 seviyelerine kadar düştüğünü ve uzun deflasyon dönemine girildiğini görüyoruz. Bu sadece sayılar değil sıcağı sıcağına yaşadığımız gerçekler.  EKONOMİNİN ASKERİLEŞMESİ Kriz dönemleri otomatik olarak devrimleri getirmez. Kapitalizm yapısal krizlerde de erteleme ve dönüştürme yollarına başvurur.

Bu krizin sonu selamet, çökecek ve biz yeni bir düzen kuracağız demek kolay değil. Çok direngen ve bu direngenlik içerisinde krizi erteleme ve dönüştürme yolları bulan bir sistemden bahsediyoruz. Şu anda bu yolları buluyor ve biz engelleyemediğimiz sürece de bulmaya devam edecek.

Yeni karlılık alanları yaratmaya çalışıyor. Neoliberalizme geçişte de emek ücretlerini düşürerek yeni karlılık alanları yaratmaya çalışmıştı. Şimdi de yeni finansallaşma süreçleri ile karlılık alanı yaratılmaya çalışılıyor.

Emek üzerinde baskı, yeni alanlar ve pazarlaştırmaların yanı sıra devlet kapitalizmi, ekonominin askerileştirilmesi, savaş ve yıkım, yeni teknolojiler ile birlikte farklı alanların dijitalleştirilerek piyasalaştırılması bu yolların bazıları.   Bu dönüşümün üç ayağından biri olan militarizasyon, sivil alandaki durgunluk eğilimine karşı devlet siparişleriyle güvence altına alınmış askeri üretim alanlarına yönelinmesi anlamına geliyor. Yeni devlet kapitalizmi olarak anlatılan modelin sonuçlarından biri bu.

Karlılığın gerilemesi, aşırı birikim ve durgunluk sebebiyle böyle bir askeri teknoloji alanına yönelim bir çözüm arayışı. Bu kriz hegemonya mücadelelerini de tetiklediği için devletler askeri ve jeopolitik kaygılarla yeniden düzenleme içerisine giriyor. Devlet, savunma siparişlerini, doğrudan yatırımları, kredileri, garantileri ve sübvansiyonları artırarak bunu yapıyor.

Siber güvenlikten otonom sistemlere kadar farklı yeni teknoloji alanları bu sebeple artıyor. OECD’ye göre askeri yatırımlar her sene %16 artıyor, emek gücü tahsisi de bu sektörlere daha yüksek ücretlerle yoğunlaştırılıyor.  ABD Trump yönetiminin 2027 bütçe teklifi toplam 1,5 trilyon dolar. AB’de Mart 2025 tarihli Avrupa 2030 Savunma Hazırlığı kitapçığında üretimin geliştirilmesi stratejik hedef olarak belirlenmiş durumda.

Almanya, Şubat 2022’de Scholz’un ilan ettiği tarihsel dönüm noktası politikası ile askerileşmeyi iktisat politikalarının başına aldı. Bu eğilimler tabii milli politika olarak görülüyor. Bu da milliyetçileşmenin askerileşen ekonomilerin söyleme yansıması olduğunu gösteriyor.

Fransa savaş ekonomisi kuruyoruz dedi, Japonya 1945’ten bu yana ilk defa savunma kapasitesinin geliştirilmesi hamlesi yaptı. Fakat bu militarizasyon dalgasının ardında kapitalizmin çoklu kriz olarak yansıyan yapısal krizi var.  Türkiye bir yarı çevre ülkesi. Bu “tsunami” esas olarak merkez kapitalist ülkelerde militarizasyonu getirse de bizi de etkiliyor.

Türkiye’de askeri sanayinin gelişmesi bu sebepten. NATO ülkelerinin askeri harcamalara ayırdıkları kaynağın GSYİH’nin %5’ine çıkarılması talebi gibi. Japonya’nın silahlandırılması da bizzat NATO’nun talebi.

Yeni dünya düzeni bu eğilime Türkiye’yi de eklemek istediği için bizdeki dönüşümü genel eğilimin dışında tutamayız.  Askerileşmede esas çıkarı olan sermaye bloku hangisidir? İçinden geçtiğimiz dönemde bakmamız gereken en önemli unsurlardan biri bu. Biden 2024’te veda konuşmasında, “oligarşi” vurgusu yapmıştı.

2009 krizinden bu yana biz bu işaret edilen oligarşiyi giderek daha çıplak bir biçimde görüyoruz. Bu konuşmada da “teknoloji-askeri sınai kompleksin” esas sorumlu olduğu işaret ediliyordu. Teknoloji şirketleri, ulusal güvenlik bürokrasisi ve finans kapital, bu dönüşümün arkasındaki sınıf fraksiyonu.

Tabii ki sermaye sınıfının tamamını kapsamıyor, fakat diğer sektörleri de aşan yeni bir egemen blok ile karşı karşıyayız. Bu sermaye bloku, toplumsal ve jeopolitik gerilimlerin de üzerinden giderek devleti kendi çıkarı üzerinden yönlendiriyor. 80 sonrası neoliberalleşmede finans kapital, bugün ise çipler, yapay zeka veri merkezleri, savunma iç-dış istihbarat kompleksinin yeniden yapılandırılması ile yeni bir egemen blok üretiyor.

Bu yüzden Trump’ın yanında Elon Musk zafer işareti yapıyor. Sermayenin bu kesiminin devleti hegemonyası altına aldığını görüyoruz. Dolayısıyla emperyalizmin yeni eğilimleri açısından en belirleyici olan başta ABD ve diğer gelişmiş kapitalist dünyada bu sınıfsal fraksiyonun yeni egemen olmasıdır.  500 büyük firma içerisinde 7 büyük ştoplam gelirin %40’ına sahip.

Teknostratejik sermaye, İran savaşından en fazla çıkar sağlayan sermaye grupları arasında. Teknoloji şirketlerini de artık tüketiciye yönelik üretim yapanlar ve devlet ihaleleri alanlar olarak ayırmak gerekiyor. SpaceX, Tesla, Palantir gibi şirketler kamu sübvansiyonları yüksek teknolojiye dayalı stratejik devlet destekleri ile bu döneme damga vurmuş durumdalar.  YENİ DEVLET KAPİTALİZMİ Bu yeni durum, yeni devlet kapitalizmi dediğimiz dönüşümü de getiriyor.

Bu yeni devlet kapitalizminde devlet sermaye birikimini hem yönlendiriyor hem de sermaye sahibi haline geliyor. Yeni kamulaştırmalar, kamu yararına değil sermaye yararına yeni devlet kapitalizminin yarattığı kamulaştırmalar. Devletin yeni rolü, teknoloji ve sanayi politikalarıyla ekonomiyi yönlendirmek.

Kamu alımları, güvenceler, sektörel hedefler, vb. ile yeni hegemonik sermaye çevrelerine adapte olmuş bir devletten bahsediyoruz. Ekonomik milliyetçilik politikaları da bu rolün parçası.

Bunun yanı sıra devletin doğrudan mülkiyet ve kontrolü, yeni kamu şirketleri, şirket kurtarmaları, melez şirket yapıları, varlık fonları ile tahakküm kuruluyor.  NEOLİBERALİZME TAMPON Neoliberalizme tampon politikaları ise üçüncü temel eğilim. IMF, eskinin istikrar, kemer sıkma politikalarını, emeği güçsüzleştiren, gelir dağılımını sermaye lehine bozan politikalarını yeniden piyasaya sürüyor. Krizden çıkmak için tampon politikaları yaratmamız gerektiği söyleniyor.

Özellikle çevre ülkelerine önerilen tampon paketlerinde bu net olarak görülüyor. IMF’nin Türkiye’deki ekonomik politikalara ilişkin değerlendirmesinde, Şimşek’in bu tampon politikalarını çok iyi uyguladığı söyleniyor. Bu, emeğin üstüne bindirilmiş yeni bir yapısal uyum, neoliberalizmin en vahşi, ilk dönem eğilimlerine dönüşü anlamına geliyor.  Kapitalizm bu üç temel eğile kendisini yeniden kurguluyor.

Sol buna nasıl yanıtlar üretiyor? Ekolojik sınırların neoliberalizmin kurtuluş ihtimalini zayıflattığı, yeni keynesyenciliğe dönüş eğilimleri, egemen sistemin çökse dahi gitmemekteki ısrarı, otoriterleşme beklentileri, sosyalizmin imkanlarının güçlendiği iddiaları gibi farklı argümanlar var. Ancak net ve ortaklaşılmış bir tahayyülden bahsedemeyiz.

Tarih belirlenmiş değildir, insan unsuruna bağlıdır. Biz elimizden geleni yapmak zorundayız. Teslim olmayacağız, örgütlenmiş emek güçleri olarak, demokratik kitle örgütleri olarak dünyanın her yerinde parçalı mücadeleler var.

Brezilya’daki gerileme, Fransa’daki sokak hareketleri, siyasi olarak iniş çıkışlı bir durum olduğunu söylemek gerekiyor. Bu konjonktürü örgütleyerek müdahale etmemiz gerekiyor.  Sandıkta sağcılar sokaklarda isyan var

İlgili Haberler