Lula neden kaybetti ve Brezilya solu nasıl yeniden güçlenebilir?
Antonio Martins socialistproject.ca Yenilgilerin nedenlerini yanlış anladığımızda, izlediğimiz çizgiyi değiştirmekten kaçındığımızda ve hatalarımızı daha da derinleştiren “çözümlere” sarıldığımızda, bu yenilgiler daha...
Antonio Martins socialistproject.ca Yenilgilerin nedenlerini yanlış anladığımızda, izlediğimiz çizgiyi değiştirmekten kaçındığımızda ve hatalarımızı daha da derinleştiren “çözümlere” sarıldığımızda, bu yenilgiler daha ağır ve uzun süreli hale gelir. Lula hükümeti ve Brezilya solu, yapılan seçimlerinin ilk turunda büyük bir hezimete uğradı. Bütün anketlerin aksine Lula, ilk turu Flávio Bolsonaro’nun 2,2 milyon oy gerisinde tamamladı.
Daha da önemlisi, devlet aygıtının kendisine karşı, rakibinin ise lehine çalıştığı dört yıl önceki seçimlere kıyasla 3,4 milyon daha az oy aldı. Lula’nın oy oranı Brezilya’daki belediyelerin yüzde 98’inde geriledi. Peki bu sonuçlara ne yol açtı? Aşırı sağın elde ettiği kazanımları uzun süreli bir siyasal hegemonyaya dönüştürmesi nasıl engellenebilir?
Ve solun bugün ihtiyaç duyduğu temel yön değişikliği nedir? HEZİMETİN NEDENLERİ Ana akım medyanın coşkulu karmaşası içinde seçim sonuçlarına ilişkin yorumlar giderek çoğalıyor. Özellikle üç yorum tartışmalı görünüyor. İlk yorum, asıl yenilginin solun yenilgisi olmadığını, çünkü solun Kongre’deki temsil gücünün yalnızca sınırlı ölçüde gerilediğini savunuyor. Bu görüşe göre sandıkta ortaya çıkan belirleyici değişim, sağın kendi içinde yaşandı: Daha ılımlı ve pazarlığa dayalı siyaset yapan Centrão güçlerinden, PL ve Novo gibi daha ideolojik ve radikalleşmiş sağ partilere doğru bir kayma gerçekleşti. İkinci yorum ise seçimlerin ve siyasal süreçlerin niteliğinin değiştiğini öne sürüyor.
Buna göre toplumun maddi çıkarları ve beklentileri artık eskisi kadar merkezî bir rol oynamıyor; bunların yerini solun henüz kavrayamadığı öznel kimliklenme biçimleri almış durumda. Üçüncü yorum ise bu iki gelişmeden hareketle Brezilya’yı bir siyasal kışın beklediği sonucuna varıyor: Aşırı sağın ve daha geniş anlamda sağın Brezilya siyasal yaşamına hâkim olacağı uzun bir dönem. Bu üç yorumun da önemli doğruluk payları var. Sorun, bunların inkâr ettiği ya da göz ardı ettiği noktada yatıyor: Lula’nın üçüncü hükümeti, küçük ölçekli değişikliklerle yetinen bir hükümetti. Kendisini iktidara taşıyan çoğunluklara ne belirgin biçimde daha iyi bir yaşam sundu ne de siyasete ve siyasetin toplumu dönüştürme gücüne yeniden inanmaları için bir neden verdi. Bu başarısızlıklar, aşağıda ele alacağım iki ölümcül uzlaşmadan kaynaklandı.
Sonuç olarak hükümetin toplumsal desteği yavaş ama istikrarlı biçimde eridi. Batı’nın pek çok ülkesinde olduğu gibi bu durum, aşırı sağa kendisini sistem karşıtı bir güç olarak sunma ve halkın hayal kırıklığı ile yaşadığı sıkıntılardan yararlanma fırsatı verdi. Oyların merkez sağdan ve geleneksel sağdan aşırı sağa kaydığını vurgulayan yorumu savunanlar arasında cesur gazeteci Leonardo Sakamoto da bulunuyor. Sakamoto, UOL’da yayımlanan köşe yazısında geleneksel muhafazakâr partilerin içler acısı tutumuna dikkat çekiyor. Bu partiler son dört yıl boyunca defalarca “neo”-faşistlerle güç birliği yaparak onların “normalleşmesine” katkıda bulundu.
Aynı eleştiri, büyük sermayenin kontrolündeki medyanın neredeyse tamamına da yöneltilebilir. Aşırı sağı kendi yükselişleri için bir basamak olarak kullanabileceklerini düşünürken, sonunda bizzat onun tarafından kısmen yutuldular. Sakamoto’nun tespiti doğru ve gerekli olsa da bazı rahatsız edici soruları yanıtsız bırakıyor.
Centrão’nun güç kaybı neden solun büyümesine değil de aşırı sağın güçlenmesine yaradı? Oysa hem Brezilya’da hem de başka ülkelerde geçmişte bunun tersinin yaşandığı pek çok örnek vardı. Yanıtı bulmak zor değil. Lula’nın üçüncü hükümeti, iktidarda geçirdiği dört yıl boyunca neredeyse her zaman Centrão ile özdeşleşti.
İlk büyük uzlaşması da burada yatıyor: Muhafazakâr kurumların dayattığı sınırları kabul etmek, halk baskısıyla bu sınırları zorlamaya yönelik her türlü girişimden mümkün olduğunca kaçınmak ve yalnızca Kongre’de bulunabilecek dar hareket alanları sayesinde gerçekleştirilebilecek mütevazı değişikliklere bel bağlamak. Lula’nın üçüncü hükümeti, 2022’nin ilk aylarında kendisini “mali çerçeve”nin dar kalıplarına hapsederek iktidar döneminin ikinci ölümcül uzlaşmasına imza attı. Muhafazakâr kurumlarla ve Bolsonaro’nun dört yıllık iktidarı boyunca büyük bir yıkıma uğramış bir ülkeyle karşı karşıya kalan hükümetin, halkın çoğunluğuna daha onurlu bir yaşam sunmak için elinde kalan tek silah kamu yatırımlarını artırmaktı. Her yıl küçük bir rantiyeler sınıfını zenginleştirmek için 1 trilyon real ödeme yapan aynı devlet, bunun yerine 30 milyar real harcayarak kamusal sağlık, tam gün eğitim, temiz su ve kentsel altyapı gibi acil sosyal refah projelerini hayata geçirebilirdi. Lula nihayet Eylül 2026’da durumun farkına vardı. Dört yıl boyunca dondurulan Bolsa Família yardımlarının artırılması ve çevrimiçi bahislerin yasaklanması, iktidardakilerin engellerle yüzleşmeye istekli olması halinde devletin halkın çoğunluğu yararına kararlı adımlar atabilecek güce sahip olduğunu gösterdi. 4 Ekim seçimlerinin arifesinde seçim kampanyasını noktalayan devasa yürüyüşler, bu tür girişimlerin hem siyasi aktivistleri hem de halkın geniş kesimlerini nasıl harekete geçirebileceğini ortaya koydu. Ancak artık çok geçti ve atılan adımlar ilk turun sonucunu değiştirmek için yetersizdi. TARİH HENÜZ SONA ERMEDİ Sonuçların tersine çevrilmesi ihtimali göz ardı edilemez.
Ancak bu ne basit ne de kolay olacak. Bunu başarmak, seçmenleri kazanmak için tabana dayanan geniş çaplı bir çabayı gerektirecek. Lula’nın atacağı yeni adımlar da bu çabayı güçlendirebilir. Bolsonaro hareketinin cumhurbaşkanlığı seçimini de kazanması halinde, ortaya çıkacak sonuç Brezilya’nın egemenliği ve demokrasisi açısından ciddi riskler taşıyan bir durum yaratacak.
Peki bu, bazı analizlerin şimdiden öngörmeye başladığı, aşırı sağ hegemonyasının hüküm süreceği uzun bir kışa mahkûm olduğumuz anlamına mı geliyor? Evo Morales döneminde Bolivya’nın devlet başkan yardımcılığını yapmış düşünür Álvaro García Linera’nın yakın zamanda yayımladığı bir metin, böyle bir sonuca varmak için henüz çok erken olduğunu düşündürüyor. Linera’nın temel varsayımı, bu siyasal akımın uzun ömürlü olmayacağı yönünde. Bütün dünyanın yeniden egemenlikten ve ulusal ekonomilerin korunmasından söz ettiği bir dönemde aşırı sağ, yeniden sömürgeleştirmeyi hedefleyen, miadını doldurmuş bir neoliberalizm öneriyor. ABD’ye boyun eğişi ise Flávio ve Eduardo Bolsonaro’nun Donald Trump’a yaranma çabaları kadar açık ve acınası. Aşırı sağın projesi, herkesin kendi başının çaresine bakmasına dayanan bir düzenden ibaret: Daha fazla eşitsizlik, sınırsız kapitalizm, yıkım ve üstünlükçülük.
Peki bu proje başarılı olabilecek mi?



