Kentsel kamusal alanların özelleştirilmesi karşısında demokrasi
Gündem

Kentsel kamusal alanların özelleştirilmesi karşısında demokrasi

Cihan Uzunçarşılı Baysal “Kent, özel perakendenin çerçevesine dönüşmekte ve kamusal alan bu özelleştirmenin ayrılmaz bir parçası hâline gelmektedir.”   İstanbul, hızla, kentsel kamusal alanlarını sermaye projelerine...

1 okuma

Cihan Uzunçarşılı Baysal “Kent, özel perakendenin çerçevesine dönüşmekte ve kamusal alan bu özelleştirmenin ayrılmaz bir parçası hâline gelmektedir.”   İstanbul, hızla, kentsel kamusal alanlarını sermaye projelerine yitiriyor. Yeşil alanlar, deprem toplanma alanları, askeri alanlar ile kamuya ait fabrikalar, eğitim kurumları, hastaneler, limanlar ve hatta Fatih’in 600 yıllık tersaneleri sürecin kurbanları olmaktan kurtulamıyor. Neoliberal iktidarı arkasına alan sermaye, bu alanların bir kısmının atıl, ya da bilinçli olarak atıl, bırakılmaları üzerinden meşruiyetini inşa etmekte.

Göz koydukları alt gelir grubu ve emekçi mahallelerini nasıl ki “çöküntü bölgeleri” olarak fiziki ve toplumsal bağlamlarda damgalayıp kriminalleştirdiyseler,  bu kez de kentsel kamusal alanları “mezbelelik”, “metruk”, “tekinsiz”  gibi yaftalamalarla gözden düşürerek ve ayrıca kentlilerin paranoyalarına oynayarak gasp projelerinin değirmenine su taşımaktalar. Son günlerde, Kadıköy özelinde Söğütlüçeşme İstasyonu’na ait viyadük alanının AVM’leştirilmesi, atıl alanların sermaye projelerine açılması tartışmalarını yeniden gündeme düşürdü. Gidişat aslında ne Kadıköy’e ne de İstanbul’a özel olup neoliberal kentleşmenin sermayenin çıkarları doğrultusunda kenti çitleye çitleye kamusal alanları yok etme ama son kertede demokrasiyi yok etme iştahından başka bir şey değildir.        2022’de TC Devlet Demiryolları’na ve kısmen de İBB’ye ait olan Söğütlüçeşme İstasyonu çevresindeki viyadük alanı, tüm itirazlara karşı yap-işlet-devret modeliyle ticari fonksiyonlu bir alan olarak yapılaşmaya açıldı.

Nisan 2025’de “Terminal Kadıköy” olarak işletmeye giren ve yeme içme mekanlarının yanı sıra çeşitli alışveriş mağazalarının da yer aldığı proje, işletmecileri tarafından, “Marmaray ve yüksek hızlı tren viyadüğünün altında kalan, yıllardır kullanılmayan bölgeyi dönüştürerek şehrin nefes aldığı ve yeni bağların kurulduğu bir yaşam alanı olarak” pazarlanmakta. Yerel üreticiler, sanatçılar ve girişimcilerin burada kendilerine yer bulmasıyla bölgede ekolojik, ekonomik ve kültürel bir canlandırmanın hedeflendiği de ifade ediliyor. Proje için yüzlerce ağacın kesilmesiyle ekolojik hedefler arasındaki çelişki bir yana, burada da Zorlu Center, Galataport ya da Haliçport gibi özelleştirilmiş kamusal mekanlarda1 gördüğümüz sanat ve kültür vasıtasıyla projelerin kırımlarının aklanmasına hatta unutturulmasına şahit olacağız demektir.

Başta Haydarpaşa Dayanışması ve Kadıköy Kent Savunması olmak üzere kentsel muhalefet, istasyon çevresinde yüzlerce ağacın kesilmesi, kamusal alanın ticarileşerek sermayenin kar alanına çevrilmesi, deprem toplanma alanının yok edilmesi ve projenin yakın çevrede sebep olacağı soylulaştırma gerekçeleriyle itirazlarını seslendirmektedir.   Projeyi olumlayanların argümanları ise yıllardır atıl bırakılarak metruk ve tehlikeli bir alana dönüşen viyadük alanının şimdi  modern tasarımlı, hijyenik, düzenli ve emniyetli bir kamusal alana dönüşmesidir. Sosyolog Zukin, AVM’leri kastederek “Kapuçino ile pasifize oluyoruz” derken tüketim mekanlarının birey üzerindeki ehlileştirici gücüne dikkat çeker.

Harvey’in altını çizdiği üzere neoliberalizm salt ekonomik değil aynı zamanda kültürel bir projedir ve tüketim, tüketicilik ve bireycilik bu projenin önemli ayaklarıdır. Kapitalist bireyciliğin pasifliği içine hapsolmuş olan birey, tüketim ve tüketicilik değerleri tarafından ele geçirilmiştir. Tüketimci ütopya gözlerini kör ettiğinden neyin önemli olduğuna ilişkin sağlıklı bir değerlendirme yapamaz hâle gelmiştir.

Oysa, asıl tehlike, kentsel kamusal alanların daralmasıyla demokrasinin nefes aldığı alanların daralmasındadır.   Tüketimin toplumsal yaşamın temel itici faaliyeti hâline geldiği neoliberal düzende kentsel kamusal mekanlar değişim değerleri ve yaratacakları ekonomik getiri üzerinden dönüştürülmekte. Söğütlüçeşme’nin viyadük alanını ticari bir işletme olarak Terminal Kadıköy’e çevirip üzerine bir de QNB damgası basmak yerine yıllarca atıl kalan ve Boğaz’a nazır konumu nedeniyle aslında sermayenin de ağzını sulandıran, Büyükdere Fidanlığı (Sarıyer) projesinde olduğu üzere mekanın kullanım değerini koruyarak, her yaştan, sınıftan kesimin ve her çeşidinden canlının faydalanabileceği gerçek bir kamusal alana dönüştürmek mümkün olamaz mıydı?

Elbette mümkündü ama kamu yararına böyle bir proje eşyanın tabiatına, daha açık bir ifadeyle, iktidarın neoliberal kent vizyonuna aykırıydı.   ÖTEKİ İLE KARŞILAŞMAYI İÇERMEYEN ALANLAR Kamusal alandan baktığımızda soylulaşmayı sadece emlak ve arazi üzerinden değerlendirmemeli, nasıl ki soylulaşan mahallelerde yoksul kentli sürgün ediliyorsa, kamusal alanların sermaye projeleriyle ele geçirilmeleri sonucundaki soylulaşmayla da buralardan istifade eden alt gelir grupları, evsizler, sokak hayvanları, işportacılar, sokak satıcıları gibi istenmeyen, tehdit görügrupların sürgün edildiklerini söyleyebiliriz. Gerçek bir kamusal alanda her birinin var olma, görünür olma ve çekincesiz dolaşma hakkı vardır.

Tam aksine, özelleştirilmiş kamusal mekân, olması gerektiği gibi, paylaşılan ve herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan bir alan değildir. Sadece uygun görülen ve içeri girmesine izin verilen bir kamusal kesimin kullanımına açık, tüketim, rekreasyon ve eğlenceye ayrılmış bir açık alandır. Burası, “usulüne uygun davranan bir kamunun kentin görsel şölenini deneyimleyebileceği, kontrollü ve düzenli bir sığınak” niteliğindedir.

Zurnanın zırtı, usulüne uygun davranmak, denetim ve gözetim altında disiplinli ve uslu bireyler olmaktır! “Bu mekânın içinde çalışan, eğlenen ve tüketen beyaz orta sınıf, kentsel toplumsal peyzajın heterojenliğinin yerini almakta ve onu dışlamaktadır; bunun yerine homojenleştirilmiş bir kamusal alanın sahte bir imgesini sunmaktadır”.  Oysa, kamusal alana kamusallığını veren çeşitliliğidir. Kenti kent yapan da kamusal alanlarıdır çünkü demokrasi, özgürlük ve eşitlik kentin kamusal alanlarından, müşterek mekanlarından inşa edilir ve  geliştirilir.  Ötekiyle rastlaşma, tanışma, ona tahammül, onu kabul, buralarda öğrenilir ve öğretilir.

Ötekinin eşit haklarla var olamadığı, herkes gibi görünme hakkını kullanamadığı mekanlarda demokrasiden bahsedemeyiz. Nitekim, Nancy Fraser, kamusal alanı; toplumsal etkileşimin, fikirlerin özgürce ifade edilip paylaşılmasının ve hükümet uygulamalarını etkileyen siyasal eylemlerin gerçekleştiği, sınırları belirlenmemiş ve geniş kapsamlı bir alan olarak tanı. Kamusal mekânda gerçekleşen karşılaşmalar ve etkileşimler olmaksızın kamusal alan daralır.

Margaret Kohn’a göre, mekânsal pratikler ile ifade özgürlüğü arasındaki bu ilişki, kamusal alanın aşınmasının barındırdığı tehlikelere dikkat çekmemizi sağlar.  Görüldüğü üzere, mesele, banka logosu damgalı özeleştirilmiş bir kentsel kamusal alanın ve bil cümlesinin ötesinde bir demokrasi meselesidir. Mesele, giderek daralan, gasp edilen kentsel kamusal alanlarımız karşısında ötekiyle nerelerde buluşacağımız ve demokrasiyi nasıl inşa edeceğimizde düğümlenmektedir.  1-Kapitalist kentleşmenin bir veçhesi olarak “Privately Owned Public Spaces” (POPS) ki bunlar sermaye tarafından işletilen gözetim ve denetim altında tüketim mekanları ya da “mış gibi” kamusal alanlardır. 

İlgili Haberler