İtirazı susturmanın adı düzen mi? Ι Avrupa ve Türkiye'de gençlik itirazı: Eşitsizlik, siyasal temsil ve değişim arayışı
Avrupa’dan dünyaya, özellikle de gençlerin öncülüğünde bir değişim arayışı yayılıyor. Paris’te başlayıp başka başka kentlere taşan itirazlar medyada yansıtıldığı gibi birbirinden bağımsız, amaçsız ve vandalizme dönüşen...
Avrupa’dan dünyaya, özellikle de gençlerin öncülüğünde bir değişim arayışı yayılıyor. Paris’te başlayıp başka başka kentlere taşan itirazlar medyada yansıtıldığı gibi birbirinden bağımsız, amaçsız ve vandalizme dönüşen öfke patlamalarından ibaret değil. Fransa’da gençlerin, çiftçilerin ve daha önce Sarı Yelekliler’in dile getirdiği talepler; Sırbistan’da öğrenci hareketinin seçim başarısı; kıtanın farklı ülkelerinde büyüyen eşitsizlik ve hayat pahalılığı karşıtı eylemler, aynı soruyu yeniden gündeme getiriyor.
Kapitalist sistem ve rejim tıkandı mı? İnsanlar, geleceklerini daraltan düzene ne kadar daha razı olacak? Bu sorunun yanıtı sokaklardan sandıklara da yansıyor.
Brezilya’da Lula’nın yeniden seçilmesi, Sırbistan’da öğrencilerin tüm siyasal partileri reddederek kurduğu sokak ittifakıyla öncülük ettiği listenin sandıktaki başarısı ve İsrail’de Netanyahu cephesinin beklediği açık üstünlüğü kuramaması, farklı koşullarda da olsa, siyasal dengelerin değişebildiğini gösteriyor. Bunları tek bir küresel “sol dalga”nın kanıtı saymak doğru olmaz; ama mevcut düzene duyulan hoşnutsuzluğun seçimlere ve sokak hareketlerine farklı biçimlerde yansıdığı ve bir şekilde toplumu, eşit hakları önceleyen sol düşünceye ve sol örgütlenmelere kulak veren bir değişim talebi olduğu açık. Bu itirazların ortak zemininde, yıllardır biriken eşitsizlikler var.
Güvencesiz toplum kesimlerinin endişeleri, gençler için daralan gelecek, ırkçı ve dışlayıcı politikalar, kamu hizmetlerinin aşınması ve iktidarların bu sorunlara yanıt vermek yerine itirazı bastırmayı seçmesi. Öfke bir kez sokağa çıktığında, iktidarların ilk refleksi çoğu zaman talebin kendisini duymak değil, eylemi “düzen” ve “güvenlik” başlıkları altında yönetmek oluyor. Bu kez şiddetin dozu da itiraz hareketinin keskinleşmesinde, kuvvetlenmesinde etkili oldu.
Eylemlerde yaşanan yağma ve vandalizmi bütün hareketin yerine koymak, farklı alanlarda haklı talepleri görünmez kılmak için en elverişli yöntem. Hatta gündemi örtmek için kullanışlı bir fırsat. Şiddet görüntülerini merkeze alıp itirazın nedenlerini arka plana itmek, toplumsal öfkeyi anlamanın değil, onu kriminalize etmenin yolu.
Avrupa’da sokaklara taşan öfkeyi bir gecenin sonunda bastırılan yağmayla, kırılmış vitrinlerle özdeşleştirmek ya da “düzen bozanlar” etiketiyle açıklamak çok yanlış olur. Fransa’da öğrencilerin okul koşullarına itirazı, hayat pahalılığına karşı yeniden sokağa çıkan Sarı Yeleklilerle, sendikalarla ve başka toplumsal kesimlerle buluştu. Bu, herkesin aynı örgüte ya da aynı programa bağlı olduğu tek bir hareket değil.
Ama sesini duyuramayanların, hakkını alamayanların, taleplerine kulak tıkananların, daha iyiyi ümit etmeyi bile yok edenlere yanıtı. Biz varız deyişi. Tüm eylemlerde Avrupa’da uzun süredir yerleşen bölüşüm adaletsizliğini ve kamusal hizmetlerin aşınmasına yönelik itirazı görüyoruz.
Sağ siyasetin göçmeni ve yoksulu hedef gösteren, eşit yurttaşlığı daraltan dili, yükselen ırkçılık da bu zeminde toplumsal gerilimi derinleştiriyor. İnsanlar artık sisteme ve iktidarlara güvenmiyor, farkındalık alanı da kendi dertleriyle sınırlı kalmıyor ve farklı kesimlerin yoksulluğuna, dışlanmasına karşı da bir duyarlık gelişiyor. Az evvel sözünü ettiğim sol değerlere yönelik farkındalığı yaratan da bu dönüşüm.
Buna iyi örneklerden biri Saint-Denis Belediye Başkanı Bally Bagayoko’nun öğrencilerle polis arasına girerek gençleri korumaya çalıştığı an. Gençlerin güvenliğini ve barışçıl protesto hakkını savunan ve sistemin dışarıda bırakmaya çalıştığı kesimleri temsil eden bir belediye başkanının yurttaşların en çok ihtiyaç duyduğu anda orada olması ve omuzdaşlığı. Fransa’nın başlıca sendikal konfederasyonlarından Genel Emek eylemlerin toplumsal taleplerini sahiplenirken barışçıl seferberliğin sürmesini savundu.
Hükümetin taleplere yanıt vermemesinin ve güvenlikçi yaklaşımının şiddet ortamındaki siyasi sorumluluğunu vurguladı; yeni grev ve gösteri çağrıları yaptı. Bu yaklaşım, tahribatı görmezden gelmeden toplumsal itirazın nedenlerini konuşmayı mümkün kılıyor. Solun ihtiyacı olan da bu: Ne devlet şiddetini “düzen” diye aklamak ne de yağmayı siyasi bir romantizme dönüştürmek.
Bu tablo Türkiye’ye yabancı değil. Gezi’de, Boğaziçi direnişinde, İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından üniversitelerde ve meydanlarda yükselen itirazlarda gençler yalnızca tek bir siyasi olaya değil, söz haklarının daraltılmasına ve geleceklerinin başkaları tarafından belirlenmesine karşı da ses çıkardılar. Boğaziçi eylemlerinde barışçıl gösteriye müdahale ve gözaltında kötü muamele iddiaları uluslararası insan hakları kuruluşlarınca kayda geçirildi.
2025’teki protestolarda da öğrenciler polis müdahalesi, gözaltılar ve yargı süreçleriyle karşı karşıya kaldı. İki ülkenin siyasal düzenleri ve olayların bağlamı aynı değil; ama itirazı kriminalize etme, gençleri güvenlik sorunu gibi gösterme ve talepler yerine görüntülere odaklanma yöntemleri tanıdık. Fransa’da Bagayoko’nun gençlerin yanında durması, seçilmiş yerel yöneticiliğin toplumsal sorumluluğunu görünür kıldı.
Türkiye’yse her gün bir belediye başkanı tutuklanarak seçmenin iradesi yok edilir, baskılar artarken sokakta gençlerin sesi var. Bir de seçildikleri partiden ayrılarak bile isteye, güle oynaya iktidar partisine geçen belediye başkanları! Kimi, neden temsil ettiğini umursamadan iktidara teslim olan, demirden korkup trene binenleri; siyasi kimliği, bilinci ve ahlakı olmayanların dönemsel itaatini adaylık için yeterli görenleri savunmak ya da mazur görmek de içinde bulunduğumuz siyasi ortamda öngörüsüzlükten öte, sorumluluğu öğüten bir tutum.
Üstelik Değişim için gerekli cesareti de sönümlendirmekte. Bahsettiğimiz sokak hareketleri ve itirazlar sandıkta da sonuç üretiyor. Brezilya’da Latin Amerika’da Trump yanlısı sağın peş peşe kazandığı seçimlerin ortasında önemli bir sol seçim başarısı.
Sırbistan’da ise öğrenci protestolarından doğan geniş bir liste, Aleksandar Vučić’in iktidarını geride bıraktı. Öğrenci listesinin bileşimi ve programı tek bir ideolojik çizgiye indirgenemeyecek kadar geniş. Yine de yıllardır iktidarda olan otoriter bir yönetimin karşısında, gençlerin başlattığı toplumsal itirazın seçim zaferine dönüşmesi güçlü bir değişim işareti.
Vučić’in Trump çevresiyle yakın ilişki kurmuş olması da bu sonucun uluslararası sağ popülist ağ bakımından önemini artırıyor. En taze sonuç İsrail’den. Trump’ın açık desteğine rağmen seçim gecesi beklenen zafer gelmedi.
Henüz kesin sonuç için koalisyon görüşmeleri sonuçlanmadıysa da Gazze’de sürdürülen kıyım, nefret ve şiddet güç pekiştirmek şöyle dursun, ciddi bir karşıtlığa dönüşmüş görünüyor. Tüm bunlar değişimin mümkün olduğunu gösteriyor. Tüm dünyada tıkanan sistemin çözülmesi, daha iyi bir gelecek ve insanlık adına değişim mesajlarının hangi yöne evrileceği, eşitlik ve kamusal haklar için kurulacak örgütlü siyasete bağlı.
Gençleri bu noktaya getiren düzenin sorgusu, itirazı duymak, adaletsizliğe karşı çıkmak ve herkes için eşit bir gelecek kurmak, bugün hem Avrupa’da hem Türkiye’de siyasetin asıl sınavıdır. Bunun için de geniş katılımlı, ortak ve birleşik bir mücadele hattına, tıpkı Sırbistan’da olduğu gibi cesaretle ve kararlılıkla ses verenlerle birlikte katılımcı, çoğulcu bir demokrasi modeli benimseyerek biz de yeni bir sayfa açabiliriz. Bunu başarmak için ihtiyacımız olan birbiriyle aynı dili, enstrümanları kullanan, popülist söylem ve eylemlerin rutininde vaatsiz ama her nasılsa “yeni”, “başka” ya da “genç” bir liderin seçim kazanmasını ümit etmek değil.
Birbiriyle mücadele eden muhalefetin odağını değişmesi gereken iktidara dönmesini sağlayacak, taraftarlaşmadan eleştirebilen olmak. Takım tutar gibi umut peşinde militanlaşmak yerine doğruya doğru, yanlışa yanlış demeyi sürdürmek. Katılmadığımız eleştiriyi duyabilmek.
Önce kendimize inanmak. Mevcut koşullara göre “kazanacak aday” aramak değil, mevcut koşulların dışına çıkabilmek için cesaretle ve ilkeli, tutarlı ve somut taleplerle kararlı olmak. “Halkım ben,hani şu sayılamayan,hani şu çok halk.Soluğumun öyle bir gücü var kisessizliği deler geçerim,dinlemem, filiz verir, boy atarım,zifiri karanlık demem.
Zulüm, acı, ölüm, şu bubir anda gizlerse de tohumu,ölmüş gibi görünürse de halk,döner gelir elbet bir gün nisan ayı,kavuşur baharına toprak,kızgın eller dağıtır atar ağır havayı.Ölümün içinden yeşerir yaşamak.”* Başarabiliriz. *Pablo Neruda / Çeviri: A. Kadir



