Karapınar Gündem
Son Dakika
Ekonomi

Hiperpolitika çağı

Karapınar Gündem 1 okuma
Hiperpolitika çağı

Siyasete ilgi ve toplumsal muhalefet büyürken kalıcı örgütlenmeler neden aynı hızla gelişmiyor? Jager’in “hiperpolitika” dediği bu dönem, Türkiye’de Gezi’den 19 Mart’a uzanan politikleşme dalgasıyla yeni bir aşamaya taşınıyor. Mesele,...

Siyasete ilgi ve toplumsal muhalefet büyürken kalıcı örgütlenmeler neden aynı hızla gelişmiyor? Jager’in “hiperpolitika” dediği bu dönem, Türkiye’de Gezi’den 19 Mart’a uzanan politikleşme dalgasıyla yeni bir aşamaya taşınıyor. Mesele, yükselen toplumsal enerjinin demokrasi, eşitlik ve özgürlük için kalıcı bir örgütlü güce dönüşüp dönüşemeyeceğinde düğümleniyor Oxford Üniversitesi öğretim üyelerinden Anton Jager, “Hiperpolitika, Politik Bir Sonuca Varmaksızın Ekstrem Politizasyon” başlıklı, sol çevrelerde de ses getiren bir kitap kaleme aldı.

Jager bu çalışmada bireylerin son yıllarda giderek daha fazla politikleşmesine, gündelik yaşamda politik tartışmaların daha fazla yer edinmesine karşın, toplumsal bir değişimin önünü açacak kurumsal yapılar, uzun soluklu örgütler yaratılmaması, köklü bir değişim yaşanmaması konusu üzerinde duruyor. Her ne kadar kitabın Batı dünyası dışındaki ülkeleri, dil ve kültürel engeller nedeniyle kapsamadığını ifade ediyorsa da, savlarının Türkiye’deki politik tartışmalara da zemin sunabileceğini düşünmek mümkün. Bu konuya girmeden önce isterseniz Jager’in tezlerinin bir özetini sunalım.  KİTLESEL POLİTİKA ÇAĞI Çoğumuz İtalyan devrimci Antonio Gramşi’nin manevra savaşı – mevzi savaşı kavramsallaşmasına aşinayızdır.

Jager manevra savaşı, yani doğrudan eylem ve mücadele anlamında 2008 Küresel Finansal Krizi’nden sonra Wall Street’i işgal eylemi, G-7 zirveleri protestoları, Siyah Yaşamları Değerlidir yürüyüşleri, Trump’ın 2016’da ABD Cumhurbaşkanlığını devralmasından sonraki yoğun protestolar gibi heyecan yaratan geniş kitleleri motive eden direnişler gerçekleştirdiğini hatırlatıyor. Ancak bu sıçramaların kalıcı bir kültür, birikim, ideoloji, söylem yaratacak mevzi savaşlarıyla bütünleşemediği eleştirisini yöneltiyor. Belçikalı bir akademisyen olan, Deleuze, Guattari, Mouffe ve Laclau’dan beslendiğini, kendini Marksist saydığını söyleyen Jager, dört aşamalı bir dönemlendirmeden yola çıkıyor.

1914’ten 1989’a uzanan dönemi “kitlesel politika çağı” olarak nitelendiriyor. Çünkü bu yıllarda insanlar seçimlerde oy kullanır, yürüyüşlere-mitinglere katılırken; aynı zamanda partilere, sendikalara, spor kulüplerine de üyelerdi. Siyasi anlamda kendilerine yakın olan kesimlerle sosyal hayatta da bir araya geliyorlardı.

Bir anlamda yaşamlarının bütününe nüfuz eden bir siyasi-sendikal kimlikten besleniyorlardı.  POST POLİTİKA ÇAĞI Berlin Duvarı’nın yıkıldığı, “tarihin sonu” ilan edilerek kapitalizmin nihai zaferinin kutlandığı 1989’dan; finansal krizin patlak verdiği 2008’e kadar uzanan dönemi ise “post-politika çağı” olarak adlandırıyor. Bu dönemde sade yurttaşların artık siyasetin temel öznesi kabul edilmediği; programatik reçetelerin teknokratlara devredildiği, düşünce kuruluşlarının yükseldiği, anket şirketlerinin ve reklam ajanslarının yönlendirdiği bir politik faaliyetin yürütüldüğü yıllar yaşanır. Hem politikleşme hem kurumlaşma düzeyi düşüktür.  POLİTİKA KARŞITI ÇAĞ 2008 krizi sonrasında ise “politika-karşıtı” (anti-politics) çağ gelir çatar.

Siyasi hareketlenme mevcut politika yapma tarzını ve örgütlenme yapısını önce eleştirme, sonra mahkûm etme üzerinden yükselir. İspanya’da Öfkeliler Hareketi Podemos’a, Yunanistan’dan Sintigma Meydanı’ndan kopan Troyka’ya isyan dalgası Syriza’ya akar. Birleşik Krallık’ta İşçi Partisi’nin sol kanadının emektar temsilcisi Jeremy Corbyn başkan seçilir.

ABD’de Bernie Sanders Demokrat Parti’de iddialı bir başkan adayı haline gelir. İtalya’da sözcülüğünü komedyen Peppe Grillo’nun yaptığı M5 hareketi siyasete ağırlığını koyar. Jager söz konusu parlamaların teker teker sönümlenmesiyle 2020’den bu yana hiperpolitika çağına girdiğimizi düşünüyor.

Önceki döneme benzer biçimde politikleşmenin yüksek, kurumlaşmanın düşük olduğu bir süreç bu. Bazı yeni hareketler ortaya çıkıyor ama kalıcı bir değişim süreci yaşanmıyor. Oluşan yapılar geçmişteki gibi üyelik bağları üretemiyor, takipçilerinde asgari bir disiplin sağlayamıyor.

Artık sorunları aşacak yeni fikirler ve örgütlenme tarzları yaratmak gerekiyor.  MODELİN KISITLARI Yazarın dönemler arasında sıkı nedensellik farkları kurabildiği, hiperpolitika çağında kurumsallık düzeyinin nasıl yükseltilebileceğine ilişkin somut çözümler önerebildiği söylenemez. 1999’da Seattle’daki Dünya Ticaret Örgütü zirvesinin engellenmesiyle başlayan, Avrupa’nın çeşitli kentlerindeki uluslararası toplantılarda zirveye ulaşan küreselleşme karşıtı hareketlerin, 2003’te ABD’nin Irak işgali sırasındaki savaş karşıtı kitlesel protesto dalgasının Jager’in şemasına tam oturmadığı da ortada. Ancak kendisine üzerinde düşünmeye, tartışmaya, çözümler önermeye elverişli bir ekseni politikleşme, diğeri kurumsallaşma olan iki boyutlu bir şablon sunduğu için teşekkür borçluyuz.

(Anton Jager, Hyperpolitics: Extreme Politicization without Political Consequences, London, Verso 2026). TÜRKİYE'DE POLİTİKLEŞME DÖNEMLERİ Gelelim Türkiye’ye… Bizde kitlesel politika çağının 12 Eylül 1980 faşist askeri darbesiyle kapandığı rahatlıkla söylenebilir. Herkesin bildiği gibi o dönem hem siyaset yasaklandı hem de siyasi partiler, dernekler, sendikalar tüm kurumsal yapılar kapatıldı.

Yani bir anlamda Türkiye kendi 1989’unu erkenden yaşadı.  Bizde de 12 Eylül sonrası ekonominin IMF reçeteleriyle teknokratlar tarafından yöneltildiği, politik tercihleri halkın sorun ve taleplerinden kopuk neoliberal bir döneme girildi. Batı’daki örneklerine benzer şekilde kendilerinden keramet beklenen danışmanlar, reklam ve anket şirketleri devreye sokuldu. Partilerin gençlik, kadın kollarının kapatılması, kamu çalışanlarına siyaset yolunun tıkanmasıyla tabandan gelmeyen, çoğunlukla liderin iradesiyle zuhur eden siyasetçiler vitrine konuldu.

80’lere Özal ve Prensleri damga vururken, 90’larda Çiller vakasıyla vitrinden başbakan bile çıkarıldı.  89 Bahar eylemleri, 1993 Sivas katliamına tepki dalgası, 1996 Susurluk skandalı sonrası temiz toplum talebi zaman zaman toplumsal hareketlenmeler yarattıysa da, kalıcı yapılanmalar sağlanamadı. Bu dönemlerde kamu sendikaları ve sosyalist partiler kuruldu, geçmişin devrimci örgütlenmelerinden beslenen vakıflar, dernekler açıldı. Ancak bizim ülkemiz için de 2013 Gezi Direnişi’ne kadar hem siyasallaşma hem örgütlenme düzeyinin zayıf seyrettiği bir “post-politika” çağından söz edilebilir.  90’larda istikrarsız koalisyon dönemleri, sürekli nükseden ekonomik krizler insanların politikadan soğumasına yol açmıştı.

Milli Görüş gömleğini çıkardığını beyan eden, Anadolu ve İstanbul sermayesinin desteğini alan, AB’ye giriş ajandasıyla demokrasi ve insan haklarına bağlılık taahhüdünde bulunan AKP bu siyasete yabancılaşma ikliminden istifadeyle iktidara geldi.  2003’ten Gezi eylemlerine kadar; 2007 Cumhuriyet Mitingleri, 2010’da 12 Eylül Referandumuna karşı Hayır Cephesi’nin kurulması gibi canlı hareketlenmeler gözlense de, bizim “anti-politika” çağımız 2013’te Gezi’yle başlatılabilir. Ülkeyi yönetenlere tepki üzerinde yükselen Gezi isyanı tüm ülkeye yayılan zengin deneyimi, güzel hatıralarıyla toplumsal mücadele tarihimizde parlak bir sayfa açsa da, ne net bir talepler ve çözümler manifestosu üretebildi, ne de kalıcı bir örgütlenme mirası bırakabildi.  GEZİ İLE REJİMLE KÖPRÜLERİN ATILMASI Ancak Gezi’den sonra tek adama dayalı baskıcı Saray rejiminde yaşamak istemeyen, laiklik konusunda duyarlığı bulunan, kamu yönetiminde kadrolaşmaya, medyanın önemli bölümünün iktidarın emrine koşulmasına tepki duyan toplumun kabataslak yarısında ortak bir ruh hali oluştu. MHP’nin katılımı sonucu Cumhur İttifakı’yla genişleyen, iktidarın nimetlerinden yararlanan, daha muhafazakar, baskıcı bir rejimde yaşamaya itirazı olmayan Saray blokuyla; rejime kökünden şerh koyanlar arasındaki gerilim sonucu bizde de bir “hiperpolitizasyon” döneminden söz edilebilir.  Muhalif kesimler ortak bir bilinçle davranma kararlılığının meyvesini, kent uzlaşmasının yardımıyla DEM Partinin desteğini de alarak 31 Mart 2024 seçimlerinde toplandılar.

Bunun karşı hamlesi, 19 Mart’ta Ekrem İmamoğlu’nun göz altına alınmasıyla geldi. Saraçhane eylemleri, İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığının CHP üyesi olmayanların da onayıyla 15.5 milyonluk bir desteğe ulaşması, o dönemdeki kitlesel gençlik yürüyüşleri bu birlikteliğin genç kuşakları da kapsayarak, genişleyerek sürdüğünü kanıtladı.  DOĞRUDAN DEMOKRASİ ARAYIŞLARI İktidardan, CHP’ye butlancı bir yönetim atamasıyla toplumsal muhalefetin birlikteliğine kasteden bir darbe geldi. Bu süreçte Yeni Parti’nin kurulması, butlan pespayeliğine tepki gösteren, bu sürecin mağdurlarıyla dayanışma sorumluluğu duyan, daha önce CHP’de politika yapmamış kesimlerin de katılımıyla ivmelenerek, geri tepme potansiyeli taşıyor.  Özgür Özel’in son açılımı; tüm üyelerin katılımıyla ilçelerde ilçe meclisleri, illerde il meclisleri kurulması, parti örgütlerinin genel başkan dahil doğrudan üyeler tarafından belirlenmesi modeli, toplumdaki politikleşmenin örgütsel karşılık bulması, demokrasi kültürünün yerleşmesi açısından ileri bir adımdır.

Bu model zaten ÖDP-SOL Parti tarafından epey süredir daha küçük ölçeklerde uygulanıyordu. Meclisleşme pratiklerine, doğrudan demokrasi anlayışlarına toplumsal muhalefetin diğer bileşenlerinin de yabancı olduğu söylenemez. Arzulanan bu zihniyetin siyasette bir norm haline gelmesidir.  Yan Yana buluşmalarında öne çıkan, toplumsal muhalefetin bir araya gelmesi, farklılıklarıyla tüm toplumsal dinamiklerin enerjilerinin birleştirilmesi arayışının genişletilmesi, farklı öneriler ve eleştirileri bulunanların da sürece dahil edilmesi zorunludur.

Halk, Yeni Parti’yi kapsayan ama onu aşan bu buluşmanın, “Altılı Masa” örneği gibi bir koltuk paylaşım modeli değil, ülkeyi aydınlığa çıkartmak için hiçbir beklentisi bulunmayanların gönüllü birlikteliği olduğuna ikna edilmelidir.  Bu doğrultuda, toplumun güvenini sağlamlaştırmak için, saygın bilim insanı, sanatçı, emek ve meslek örgütü temsilcilerinden, asla adaylık niyeti bulunmadığını, seçim sonrası hiçbir göreve talip olmadığını peşinen beyan edenlerden, sadece ülkenin aydınlığa çıkarılması sürecinin yürütülmesi, bu birlikteliğin fikri dayanaklarının kurulmasından sorumlu bir kurul düşünülebilir.  Umudumuz, hiperpolitizasyonun, demokrasi, özgürlük, eşitlik doğrultusunda bir değişime kapı aralamasının ilk örneklerinden birinin Türkiye’de yaşanmasıdır.

İlgili Haberler