Cehaletimiz Eğitimlidir
Kelimeleri doğru telaffuz eder, toplantılara vaktinde gelir. Bir fikre itiraz etmeden önce fikrin sahibinin nereden mezun olduğunu öğrenir. İyi bir okulsa biraz düşünür. Değilse düşünmesine gerek kalmaz. Kendisine cahil...
Kelimeleri doğru telaffuz eder, toplantılara vaktinde gelir. Bir fikre itiraz etmeden önce fikrin sahibinin nereden mezun olduğunu öğrenir. İyi bir okulsa biraz düşünür.
Değilse düşünmesine gerek kalmaz. Kendisine cahil denmesine içerler. Haklıdır da, onca yıl okumuştur.
Zaten mesele tam burada başlar. Onca yıl okumuş insanın hala bilmediği şeyler olabileceğini kabul etmek, bizde eğitimin itibarını zedeleyen bir davranış sayılır. Diploma alınırken insanın bilgisindeki eksiklerin de tamamlandığını varsayarız.
Sonradan karşılaşılan sorular bu varsayıma uymuyorsa soruları gözden geçirmek gerekir. Birkaç ay önce bir konferansa katılmıştım. Genç bir kadın elini kaldırıp “Hocam, verdiğiniz örnek söylediğinizin tersini göstermiyor mu?” diye sormuştu.
Salonda bir kıpırdanma oldu. Ön sıradakiler arkaya döndü. Kadının kim olduğu merak edildi.
Sorunun doğru olup olmadığına henüz sıra gelmemişti. Kadın henüz yüksek lisans yaptığını söyledi. Bir rahatlama oldu.
Mesele çözülebilir görünüyordu. “Biraz daha okursanız ne demek istediğimi anlarsınız.” Kadın oturdu. Hoca devam etti.
Verdiği örnek hala söylediğinin tersini gösteriyordu ama artık bunu fark etmek için biraz daha okumak gerekiyordu. Konferans çıkışında hocanın ne kadar mütevazı olduğu anlatıldı. Koskoca profesör, öğrencinin sorusunu dinlemişti.
Bizde tevazu bazen yalnızca küçükleri huzura kabul etmekti. Fakat bütün kabahati kürsüye yüklemeyelim. O alkışı biz yaptık.
Hocanın cevabını anlamamıştık ama kimin kazanmasını istediğimizi biliyorduk. Bilginin ilerlemesinden çok, oturma düzeninin bozulmamasıyla ilgileniyorduk. Üstelik çoğumuz o genç kadının yerinde olmak istemezdik.
Sorusu cevapsız kalmış, kendisi hakkında ise hüküm verilmişti. Salondan herkes bir şey öğrenerek çıktı: Hoca bir sonraki soruyu nasıl savuşturacağını, dinleyiciler kimi alkışlayacağını, genç kadın da bir daha elini kaldırmanın bedelini. Birinin çıkıp “Bilmiyorum” demesi bu yüzden rahatsız edicidir.
Cevaptan mahrum bırakır bizi. Daha beteri, kime güveneceğimizi yeniden düşünmek zorunda kalırız. Bize güven veren şeyin bilgi mi, ses tonu mu, duvardaki çerçeveler mi olduğunu araştırmamız gerekir.
Zahmetli iştir. Oysa kendinden emin biri geldiğinde rahat ederiz. Yanlış da söylese cümlesini yarıda bırakmaz.
Bir an bile duraksamaz. Biz de tereddütsüz konuşmayı doğrulukla karıştırırız. İçimizden biri şüpheye düşerse ötekilerin yüzüne bakar.
Herkes sakin görünüyordur. Sonra evine gider, aynı cümleyi bu kez kendisi söyler. Cehaletin dolaşıma girmesi için her zaman bilgisiz birine ihtiyaç yoktur.
Bazen itibarını korumaya çalışan bilgili biri yeter. Yanıldığını kabul ederse bunca yıldır söylediklerinin ne olacağını düşünür. Öğrencileri, meslektaşları, kendisine hayranlık duyanlar vardır.
Bir yanlışın düzeltilmesi, gözünde bütün bir hayatın tashihine dönüşür. Böylece yanlışını savunmaya başlar. Zamanla savunduğu şeye kendisi de inanır.
Elbette bunun daha gündelik, daha sevimli biçimleri de var. Bir kitabı okumadığımız halde hakkında konuşuruz. Sohbet o kitaba gelmiştir.
Peki şimdi “Okumadım” deyip bütün akşamı neden ziyan edelim? Birkaç yorum okumuşuzdur. Yazarın adını biliyoruzdur.
Başımızı uygun yerlerde sallayabiliriz. “Ben özellikle son bölümünü önemli buluyorum,” deriz. Son bölüm, bu bakımdan güvenli bir yerdir.
Karşımızdaki de okumamışsa sohbet pek güzel ilerler. İkimiz de eve birbirimizi kültürlü bularak döneriz. Kitabı okumuş biri varsa ve itiraz ederse onun okumasını yüzeysel buluruz.
Bir kitabı okumamış olmak, onu başkasından daha iyi anlamamıza engel değildir. İnsanın asıl kaybı da burada galiba. Yanlış bilmek düzeltilebilir.
Bilmediğini fark etmek iyi bir başlangıçtır. Fakat bilmiyor görünmemek için harcanan çaba, bir süre sonra öğrenmenin bütün vaktini alır. Soruları dinlerken cevabı aramaz oluruz.
Bize ne yapılmak istendiğini araştırırız. Belki yalnızca merak ediyordur. Bu ihtimal aklımıza en son gelir.
Çünkü merak, bizde çoğu zaman yaşla birlikte mazur görülmekten çıkar. Çocuğun sorusu sevimlidir, yetişkinin ki şüpheli. Çocuğa “Sor, öğren,” deriz.
Sonra hangi soruların sorulmayacağını öğretiriz. Büyüklerin sözünü kesmemesini, öğretmenine karşı çıkmamasını, herkesin bildiği bir şeyi anlamadıysa bunu belli etmemesini isteriz. Bir gün susmayı öğrenir.
Uslu olduğunu söyleriz. Yıllar sonra aynı çocuk bir toplantıda başını sallarken karşımıza çıkar. Söyleneni anlamamıştır.
Yanındakiler de anlamamıştır. Toplantı verimli geçmiştir. Böyle yetişen insanın diploması çoğalır, sorusu azalır.
Bir zamanlar dünyayı anlamak için uzattığı elini, artık söz hakkı almak için kaldırır. Söyleyeceği hazırdır. Dinlerken bile sırasını bekler.
Sonra bir gün, yıllardır ders veren birinin odasına öğrencisi gelir. Elinde bir makale vardır. Hoca okur.
Bir daha okur. Öğrenci sessizce bekler. Odada diploma vardır, plaket vardır, kitap vardır.
Verilebilecek cevap yoktur. “Ben de anlayamadım,” der. “Birlikte bakalım.” Kapıdan geçen biri içeride ne olduğunu görse, hocanın ders anlattığını sanırdı.
Haklı da sayılırdı. Öğrenci o gün, bir hocanın da bilmeyebileceğini ve bunu söyleyince hocalığından hiçbir şey kaybetmediğini öğreniyordu. Duvardaki diplomaların hiçbiri yerinden düşmedi.
Öğrenci sandalyesini yaklaştırdı. İkisi de makaleye eğildi. Bizim cehaletimiz tahsillidir.
“Bilmiyorum” demeyi itibar kaybı sayar. Cevap veremediği sorunun sahibine, nereden mezun olduğunu sorar.



