Karapınar Gündem
Son Dakika
Gündem

Bir yeryüzü öykücüsü Kemal Gündüzalp

Karapınar Gündem 1 okuma
Bir yeryüzü öykücüsü Kemal Gündüzalp

M. Metin TURAN “Sevgi büyüdükçe yeryüzü küçülür.”(1) Kahvemi almış, demir parmaklığın paslı gölgesiyle karelenen masama oturmuştum. Koyu, gri bir sessizliğin olduğunu fark ettim. Sabahtı. Erken bir saat... Sessizliği...

M. Metin TURAN “Sevgi büyüdükçe yeryüzü küçülür.”(1) Kahvemi almış, demir parmaklığın paslı gölgesiyle karelenen masama oturmuştum. Koyu, gri bir sessizliğin olduğunu fark ettim.

Sabahtı. Erken bir saat... Sessizliği dinlerken gözüm, yüksekliği yedi metreyi bulan duvarlarla tel örgülere takıldı.

Karanlık, dipsiz gibi görünen bir sessizliğin kuyusundayım hissine kapıldım. En üste kaydırdım gözlerimi. Bakışlarımın takıldığı, yer yer keskin jiletlerle bezeli tel örgülere başka nelerin takıldığını düşündüm.

“İçerde” yalnızca kuşların kanatları değil, bulutlar da takılıyor tellere. Rüzgârın o güzelim efiltisi, yağmurun o keyifli çisentisiyle birlikte güneş de takılıyor. En kötüsü zamanın başına gelenler.

Tellere takılan zamanın hızı yavaşlıyor. Günler nasıl da ağır geçiyor, bilseniz! Zaman, yanına dünü, geçmişi, hatıraları da alarak çocukluğunuzu, gençliğinizi, yetişkinliğinizi de takıyor tellere.

Oyunlarınız, okuduğunuz Tommiks ve Teksaslar, çocukça aşklar, ilk dokunuşlar, ilk temaslar, gülüp kahkaha atışlar da ayrı ayrı takılarak tellerde parçalanıyor. Yarım kalıyor çoğu şey. Eksik.

Süre uzar da, siz farkına varıp önüne geçmezseniz; zaman, imansızlık ediyor ve giderek belleğinizi, benliğinizi, iradenizi de takıyor tellere. Göz körleşip kulak sağırlaşıyor. Hayata dokunmak yasakken bir de siz zamanın ruhuna uyar, kendinizi kendinizden mahrum bırakarak uzağınıza düşerseniz; insani her türden duyumsayışlarınız buharlaşıp uçuyor.

Ruhu engelli biri olarak avluda voltalıyorsunuz. Hayata bulaşmak heyecanını aklınıza bile getiremeden... Tarifini yaptığım o koyu, gri sessizlikle dipsiz gibi görünen kuyunun, ezcümle hapisliğin gerçek esiri olursanız yandınız!

Çünkü bu defa zaman, dilinizi de takıyor tellere. Dille birlikte sözcükler de yitiriliyor. Zamanın belirsizleştiği ân’ların tekinsizliği sarıyor her yanınızı.

İşte o vakit... Kitaplar yetişiyor imdadınıza. Edebiyat...

Kuşların tellere takılmadan vınlayıp uçtuğunu görüyorsun bu kez. Rüzgârın, yağmurun ve güneşin, zamanla birlikte hayatın, sözcüklerle cümleler sayesinde duvarları yarıp geçiyor. Duyuyor, duyumsuyor ve “içeri”den “dışarı”ya doğru yolculuklara çıkıyorsun.

Kitaplar, okumak ve yazmak, sana bambaşka dünyaların kapısını açıyor ve her seferinde geriye yeni hikâyelerle dönüyorsun. Çoğalmış olarak... Yalnızlığını, tek başınalığını toz edip dağıtarak bir hayli kalabalıklaşıp...

Uzattım, size “hapishane edebiyatı” yaptım, kusura bakmayın; fakat sebebi var! Zira ağır demir kapımı, “zindan yalnızlığı”nı bilen bir yazar çaldı. Hem de bir kucak dolusu kitapla...

Kendisini Notos Edebiyat Dergisi'nde yayımlanan deneme-eleştiri-inceleme yazılarından izlediğim, dikkatle okuduğum Kemal Gündüzalp, içinde 2025-Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü kazanan Nadya’nın Treni adlı öykü kitabıyla birlikte diğer öykü, şiir ve deneme kitaplarını masama bırakınca nasıl sevindiğimi tahmin edersiniz. Zamanın ve hayatın hızına kendisini kurban etmeyen, durup ince şeyleri düşünmekle anlamaya hâlâ vakit ayırabilen bir kuşaktan olunca, tabii... Mayıs ayını, Kemal Gündüzalp’in kitaplarını okuyarak geçirdiğimi söyleyebilirim.

Bir tür kitap şenliğiydi desem, abartmış olmam. “Dil Kuşları” sayesinde merhabalaştığım Gündüzalp’e teşekkür ederek okumaya koyulunca, onun tek başına bir ozan, bir öykücü, bir romancı, bir denemeci ve eleştirmen olmanın ötesinde bir edebiyatçı, çok yönlü bir “yazın insanı” olduğunu anladım. Karşımda tam bir edebiyat emekçisi vardı.

Yıllara yayılan, kimi dönem “sükût suikastı” bağlamında “yok hükmünde” kabul edilen Gündüzalp, bir dönem özel nedenlerle “uzağında” durmak zorunda kalsa da demini tutup geleneğe/düşünsel ve edebî birikime yaslanmış; “mevcut edebiyat ortamı”nın görünür/görünmez duvarlarıyla sınırlarını nitelikli yapıtlarıyla yıkmıştı. Aldığı ödüllerin farklı edebî dallarda oluşu, Kemal Gündüzalp’in bütünlüklü bir edebiyatçı, bir yazın insanı olduğunu ortaya koymaktadır: Plinius’un, yaşadığı dönemin büyük ressamı Apelles’e atfettiği sözdür: “Nulla Dies Sine Linea.” Çizgisiz gün, gün değildir, anlamındaki bu söz, daha sonraları Emile Zola’nın mottosu olmuştur. O da şöyle der: “Yazmadığım gün, gün değildir.” Aynı sözü, bana kucak dolusu kitabıyla gelen Kemal Gündüzalp’e uyarlıyor ve şöyle diyorum: “Yazıp okumadığım gün, gün değildir.” Gündüzalp, “Öykü Yazmak: Niçin?” başlıklı denemesinde bunu şu biçimde dillendiriyor: “...Okumayla ve yazıyla tanıştığım erken dönemden beri bir tek türde değil, yazının içine giren tüm türlerde yazmayı bilinçli olarak hedefledim.

İlkin öyküyle başlamama ve çeşitli nedenlerle uzun bir süre ertelememe karşın ne salt öykü yazmayı düşündüm ne de salt şiir. Belki de bu ‘dağılma’ nedeniyle hiçbir türde ‘adam’dan sayılmayacaktım, olsun, bu bir seçimdi ve tüm türlerde direnecektim. Bana göre tek başına ozan, öykücü, romancı, denemeci, eleştirmen olmak yerine asıl olan ‘edebiyatçı’ ya da ‘yazın insanı’ olmaktı...”(2) Aynı yazının devamında Gündüzalp, “Niçin yazıyorum?” sorusuna da cevap verir: “Çok şey anlatmak istiyorum.

Derdim dünyadan büyük! Belki de insani olmasının ötesinde kimseyi ilgilendirmeyen kişisel sıkıntılarım, yaşam kaygılarım bir yana; çevremizi saran şu diyarları kan gölüne çeviren, yeryüzünü çirkinleştiren onca sorunu, olabildiğince çeşitli biçimlerde anlatmak, hatta becerebilirsem haykırmak isterim...”(3) Elim ilk önce Nadya'nın Treni kitabına gitse de, bir an için durdum ve okumaya, deneme-eleştiri-inceleme kitabı olan Öykü Dünyası’ndan başladım. İyi ki de öyle yapmışım.

Zira 2000’li yılların başlarından 2023'’e kadar uzanan bir aralıkta bazen bir edebiyat dergisinde, bazen öykü konulu bir söyleşi ya da panelde, bazen de Ankara Öykü Günleri'nde dile getirdiği düşünceleri sayesinde Kemal Gündüzalp'in hem edebiyat hem de öykü evrenini daha iyi görebildim. Bu işime yarayacak, sırasıyla okuyacağım -özellikle öykü- kitaplarında, öykü ve öykücülük üzerine düşülen düşünsel notlarla ortaya konulan yapıtlar arasındaki tutarlı bütünlüğü görecektim. “Öykü: Bir Trenin Durup Kalkma An’ı” adlı denemesinde ilkin Cortázar’ın öykü tanımına, maçın sayıyla değil de atılan an’lık bir yumrukla alınmasına; sonra da Erdal Öz’ün benzetmesine, (“İyi bir romanı, uzun süren bir doğum sancısı gibi düşünürsek; öykü onun yanında bir baş dönmesi’dir.”) atıf yapan Gündüzalp, kendi öykü tanımını şu şekilde anlatır: “Çocukluğu istasyonda geçmiş ve hep gelip giden trenleri izlemiş bir kişi olarak, öyküyü istasyonda durup yolcularını indiren, yeni yolcularını alan ve kısa süre içinde hızla gözden yiten bir trenin devinimlerine benzetirim.

Trenden inen ve binen yolcular çok kısa süreler içinde izlenir. Bazen inmeyen ve yalnızca pencereden ortamı izleyen bir yolcudur öykü; bazen trene binerken arkasına bakmayan ve gözden yitirilen birisidir. Bu anlamda trenin durması ve yeniden yola çıkması gibi kısa bir zaman içindeki durumdur öykü.

Tanınmayan, gelen ve giden yolcuların yaşamları bilinmez, ancak o kısacık an'da bir yere konur. Başka deyişle, öykü bir tren yolculuğu değildir, bir trenin durup kalkma an’ıdır.”(4) Kendi deyişiyle sığlığı aşabilmenin, insana dair çok boyutluluğa, asıl önemlisi bir insani derinliğe ulaşabilmenin yolu olarak gördüğü edebiyatın gönüllü işçisi olan Gündüzalp, yeni, farklı, deneysel sayılabilecek çabaları yok saymaz; ancak aynı zamanda yazının süse, dil cambazlığına ya da metin oyunlarına indirgenmesine de karşı çıkar. Ona göre öykü, yerelden evrenselliğe, bireyselden toplumsala ve nihayet gelenekten/birikimden çağdaşlığa uzanan bir anlayışa sahip olmalıdır.

Özetle birikimci-toplumcu, tam da bu nedenle gerçekçi bir YERYÜZÜ ÖYKÜCÜLÜĞÜ’nü savunur. “Yeryüzü düşlerini nakışlamaktı”r “bütün derdi yaşarken ve giderayak...”(5) Öykülerde en sevdiği şey, yapmacıksız bir içtenliktir. Açık yüreklilik...

“Yazarın görece özerkliği” bağlamında bir durumun ya da anlık bir olayın anlatımını “imgesel, simgesel, şiirsel, , hatta metin-sel” bir şekle büründürmeye diyeceği yoktur; ancak O, “klasik öykü”nün hâlâ yazılabileceğine olan inancını da korur. Bu nedenle öykünün, öykücülüğümüzün geçmişinden kopmaz, içine kapanmaz ve yaşadığı dönemin toplumsal, siyasal gündemi ile bunun birey ve topluma yansımalarını es geçmeyen, içerikli öyküler yazar. Gelenekten kopmadan, köprüleri tümüyle atıp köksüzleşmeden ve elbette toplumsallığı göz ardı etmeden...

Öyküde, genel anlamıyla sanatta usta-çırak ilişkisine değer veren Kemal Gündüzalp’in reddiyeci olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Aksine vefalıdır; yazınsal anlamda kendisini borçlu hissettiği yazarlarla yapıtlarını mirası kabul eder, yaşatır. Bu nedenle bir öğrencinin tatlı heyecanını elden bırakmayarak üzerinde çalışıp yayımladığı, öykü tarihçemiz bağlamında şekillenen “Hikâyeden Öyküye/İlk Kitaplar Bağlamında Kırılma Dönemleri” yazısını okumanızı salık veririm.

Osmanlı’dan başlayarak 2010’lara kadar getirdiği bu yazısında, bize aslında dünümüze dair neleri bilmediğimizi, neleri es geçtiğimizi ya da nelerin ve kimlerin edebiyatın “dipsiz kuyusu”na atılarak unutturulduğunu anlatır. Üstelik sözünü ettiği kırılmalara dair küçük, özlü notlar düşmeyi ihmal etmeyerek... Reşat Enis, Sadri Ertem ya da Kemal Ahmet gibi isimlerden başlayıp Ayşe Sarısayın ile Feryal Tilmaç’a kadar ne çok öykücüyü eserleriyle birlikte not ettiğimi söylesem şaşarsınız.

E, yazar dediğiniz okur-yazar olmalıdır, öyle ya! Arada bir mola verip masamın bir köşesine koyduğum deneme-eleştiri-inceleme kitabının ardından İlkyaz Şakası (Alkali Kitap, Mayıs 2021-İkinci Basım) adlı öykü kitabına başladım. Düzyazının asla düz bir yazı olmadığını, yalınlığın da edebî bir düzey olduğunu, sahiciliğin yaşamsal alanda saklı olduğu gerçeğini, basit ya da sıradan, dahası küçük gibi görünen ayrıntılarda nasıl da büyük, karmaşık ve sıra dışı öyküler bulunduğunu gördüm.

İlk baskısı 2007 yılında Mevsimsiz Yayınları’nca yapılan bu kitap, “Yitikler, Yitirişler” ve “Düşler, Düşüşler” başlıklı iki bölümden oluşuyor. On beş öyküyü içeren kitap; Gündüzalp henüz Ankara’dayken, henüz “kendiliğinden ve doğallıkla”, “sürekli bilincinde olarak aşkının” kendisini kendi sürgünlüğüne yolculamamışken, 1983 ile 1990 tarihleri arasında yazılmış öykülerden oluşuyor. 12 Eylül karabasanının tüm ağırlığıyla toplumun üzerine çöktüğü günlerde kenti, Ankara!yı, sokakları, mahalleleri, caddeleri, meydanları yanında kurumsal duruşu- tavrı- işleyişi kadar devlet dairelerinin kıskaçlı atmosferiyle de ele alan Gündüzalp, bu yönleriyle kenti, öykülerinin karakterlerinden biri hâline getiriyor.

Öyle ki öyküleriyle birlikte kentin de şiirini yazıyor. Erken bir dönemdir ama daha ilk öykülerinde ötekilik olgusunu, sınırlarla tanımlanarak kalıplara sıkıştırılan “siz”-“biz” açmazını, geçmişi özleyerek onunla buluşma arzusunu, sevmek ile istemek arasındaki paradoksal karmaşayı konu ediniyor. Ölüm ile yaşamı, kadın ya da erkek olmanın dayanılmaz ağırlığını, toplumsal bunaltıyla cehenneme çevrilen hayatlar/dünyalar/kavrayış eksiklikleri ile içine düşülen trajikomik hâlleri, görülen/fark edilen biri olunca duyumsanan gönenç ya da tersi bir durumda yaşanan yıkımı her seferinde acılardan şiirler damıtma becerisiyle irdeliyor.

Ayrılık, unutmak, unutulmak, hız çağında zaman olgusu, geçmiş ve geçmiş olmaya çoktan aday şimdi ile gelecek, yitirmek ve gidenin ardından çoğalan hüzün, ertelemek, şans verip imkânsızı denemek, kabullenip doğal karşılamak ya da kanıksamanın ayrımı... “Bunalım geçirmeye hakkım yok mu?” sorusuyla deşilen kadınlık, erkeklik, evlilik, evli-çocuklu ve hatta toplumcuyken bir aşkın girdabına düşmek gibi pek çok meseleyi ince ve titiz dokunuşlar kadar felsefi/düşünsel göndermelerle de derinleştiriyor. Yerleşik değer, gelenek, toplumsal kabuller, kurallar, kimi zorunluluklarla içine düşülen açmazlarla resmedilen kişilerine, “Neyi değiştirebiliriz?” sorusunu sorduruyor.

Doğum ile ölümü iki uç nokta olarak görüp aralarındaki çizgiye yaşam diyen Gündüzalp, o düz görünen ama dalgalı, inişli çıkışlı ömrü, belki de en çok yitirdiklerimizle ördüğümüzü imliyor. O geri döndürülemez olanın peşinden gitmek, izini sürmek ama telafi edememek, geciktiğinin farkına varıp ağır acılara gömülmek ustalıkla resmediliyor. İlkyaz Şakası kitabına adını veren öyküsünden yola çıkarak diyebilirim ki Gündüzalp’in kahramanları; “öyküleri hep yarım kalan”, sıkışmış, kendi özgün yoluna/yolculuğuna koyulmak isteyen, bunun düşünü kuran ancak iş-eş-çocuk-çevre-toplum-ben sarmalında bunalan, içeride-dışarıda kalmanın, özgürlükle hapsolmanın anlamını tartışan, içsel muhasebeler, yer yer çelişik duygular yaşayıp kararsızlığa düşen, cesaret gösterip adım atsa da düşüşler yaşayan insanlardır.

Fakat kimisi alışkanlıklarına/alıştırıldıklarına dönse de kimisi radikal davranır, yanlış yapma yürekliliğini göstererek arzuladığını gerçek kılmanın peşine düşer. Kendi “küçük evreni”ne, “bağımlı” ilişkilerine meydan okur ve aynılığın küfünden sıyrılarak kendini gerçekleştirir. Yaşar...

Kemal Gündüzalp’in ikinci öykü kitabına, Ötekiler’e geçbir şeyi fark ettim: İlkyaz Şakası kitabında karşılaştığım “öyküleri hep yarım kalan” kahramanların öyküleri, ikinci karakterler üzerinden kişi, konu, izleksel açıdan bağlantılı, bir yönüyle dönüşümlü bir ilişki içinde yeniden yazılıyor ve öyküler buradan hareketle sürdürülerek okurda bir tür aktif, metni tamamlayan unsur hâline geliyor. Her iki kitaptaki öyküler, “İster tek tek, isterse birlikte okunsun, özellikle ikincil karakterler açısından bakıldığında zengin çağrışımlarla yüklü”dür ve “öyküye yepyeni bir boyut kattığı görülür.”(6) Yani Kemal Gündüzalp’in öyküleri, biri ötekinin içinde devam edip tamamlanan doğurgan öykülerdir. Metin kendini yeniden üretmiştir.

Gündüzalp bunu bir denemesinde şöyle not eder: “Bir yazınsal ikincil karakterler ya da izlek açısından ‘devam’ bağlamı dışında yeniden sürdürüaslında yaşamın bir tür yeniden yaratılmasıdır...”(7) “Düş Ötesi Sevgiler” ve “Aşktan da Üstün” başlıklı iki bölümde toplam on dört öyküyü bir araya getiren Gündüzalp, anlattığı olay/durum ya da ân’ın içinde olan “ötekiler”i konuşturuyor. Özellikle de kadınları... Kadın olmanın hâllerini, farklı sınıfsal ve kültürel yelpazede sunduğu kahramanlarıyla tastamam resmediyor.

İncelikli, titiz, üzerinde düşünülüp çalışılmış, doğal ve kesinlikle kadınsı bir dil işçiliğiyle okuruna bambaşka bir dünyanın kapılarını açıyor. Çağrışımlar, bir monoloğu aşan iç konuşmalar, diyaloglar, rastlantısal olmayan karşılaşmalarla buluşmaların tetiklediği çatışmalar, tartışmalar yoluyla bizi, öykülerinin ilmeklerini ören “katılımcı okurlar”a dönüştürüyor. Kaba toplumcu bir yaklaşımın uzağında olan Gündüzalp; biçim ile öz dengesini koruduğu öyküleriyle bireyi, onun iç dünyasını, ruhsal fırtınalarıyla arayışlarını, yönelimlerini, düşsel evrenini, kırıklıklarını, uyum ve uyumsuzluklarını, saplantılarını, cinsel arzularıyla ustalıkla önümüze serer.

Ötekinin dilinden ötekine ait dünyayı; etkilenimi, parçalanmışlığı ya da içsel sorgulamalarla adım adım katettiği düşünsel yolculuğu, elde edilen eksik, yarım ya da tamamlanmış sonuçları tek tek görür, kavrarsınız. Bu anlamda diyebilirim ki, Kemal Gündüzalp’in öyküleri, okurunu alır ve onu bir “Aynalar Müzesi”nde gezintiye çıkarır. Bir “düş gezgini” olarak okuruna, “gerçeğin” kapısını gösterir.

Gerçeğinin kapılarını... Gündüzalp’in “Aynalar Müzesi”nde, her iki yüzünde de kendinizi göreceğiniz bir “döner ayna” karşılar sizi. Her bir yüzünde hem başkalarının hem kendinizin farklı yüzlerini yakalarsınız.

Küçük olanda büyük, büyük olanda küçük ayrıntılara dikkat kesileceğiniz “cüce ayna”larla, “dev ayna”larına bakarsınız. Ötekileri konuşturarak “öykü içinde öykü...”ler anlatan Gündüzalp, anlatısıyla yapılandırdığı bir “boy aynası”yla baş başa bırakır sizi. İnsan odaklı “benöyküsel” anlatıya rağmen öznelliğe saplanıp kalmaz; öteki’nden hareketle önüne konulan o “boy aynası”nın nesnelliğiyle kendinizi tartar, düşünürsünüz.

Yaşama bakışınızı, örneğin kendinizi gerçek anlamda yaşayıp yaşayamadığınızı... İçli bir ezgi ya da kırılgan bir şarkıya dönüşömrünüzde hangi gerçek notaların eksik ya da tam olduğunu... Bu kez sizi alır ve öykülerinin “Aynalar Müzesi”nde tamamı içbükey ve dışbükey aynalardan oluşan koridorlara çeker Gündüzalp.

Çağrışımlar, içe bakışlar, iç konuşmalar ya da ucu açık bir cümle ile olmadık detayları görür; tökezlemeyen bir akış sayesinde odağına vurdurulan ışıkla birlikte anlam üretirsiniz. Kitap bittiğinde elinizde bir “deniz aynası” olduğu hissine kapılırsınız. Köprüler kurulmuş ve öyküler hem tek tek kendi içlerinde hem de aralarındaki bağlamla size insanı, insanın aynasında kendinizin derinini/ derinliğini sunmuştur.

Sınırları silikleştirmeyen, aksine görünür kılan bir “yeryüzü öykücüsü” olarak Gündüzalp; aynı ânda sınırları alıp tıpkı bir zar gibi geçişken kılar ve o derinlikte sizi erkekten kadına, kadından erkeğe; gençten yaşlıya, yaşlıdan gence ya da yoksuldan zengine, zenginden yoksula boyutlu yolculuklara çıkarır. “Yeryüzü okuru” olmanın sorumlu hazzını alırsınız. Sınır/lar a kurban meyen, oralı veya buralı olmayan ya da ötede yahut beride durup durmayacağına kendi iradesiyle karar veren, içeriyle dışarıyı bizzat kendisi tanımlayan, “Yerküre: Kendilerine uzak düşmüş kardeşler/Topluluğu...

/ ... / Parçalanmışlık biriktirilecektir çoğul aşklarla/Yeryüzü ki, bir ötekisizlik ve ötesi düşleridir...”(8) bir yeryüzü okuru... Kısadan daha çok, orta uzunlukta öyküler yazan Gündüzalp'in Yangın Gülleri (Alkali Kitap, Aralık 2022-İkinci Basım) adlı öykü kitabı; 2002 ile 2005 yılları arasında yazılmış, dönemin toplumsal, siyasal altüst oluşlarına göndermeler içeren yedi öyküden oluşuyor.

“Yıkımlar, Yakımlar” ile “Deli Düşler” başlıklı iki ayrı bölümde Gündüzalp, 12 Eylül karabasanıyla memleketi saran kötücül-gerici ateşin somut sonucu olan Sivas Katliamı’nı, çarpıcı bir üslupla öykülendiriyor. Asaf Koçak ile Koray Kaya şahsında, Sivas’ta katledilen aydın ve sanatçılara, “yangın gülleri”ne selam veriliyor. Pir Sultan'ın dizesini mırıldanıyorsunuz: “Bir ben ölmeyile cihan yıkılmaz.”(9) Sadece deneme-eleştiri-incelemelerinde değil; şiirleri, romanları ve öykülerinde de sorumlu davranan, yanından eksik etmediği “not defteri”yle içinde yaşadığı an’ların toplumsal tanıklığını yapan Gündüzalp, aynı öykü kitabında 17 Ağustos Depremi’ni de konu edinir.

Sakarya’daki yıkıma, insanların yardımına koşan Yunanlar’dan hareketle dünle, tarihle, Kurtuluş Savaşı’yla bağ kurup dün dövüşülenlerin o gün enkazlara el uzatıp hayat kurtardığını anlatır. Derdi, tarih bilincidir; bellek oluşumuna katkıdır. Okuruna, dünyanın aslında tek bir “yeryüzü ülkesi” olduğunu söyler.

Yıkımlar’la Yakımlar’ın, yarattıkları kısılmalar ve bıraktıkları derin izlerle onarılıp silinebilmesinin ancak insanın direnişiyle, deli-dolu düşleriyle bezenen bir “yeniden başlamak” heyecanıyla olabileceğini dillendirir. “Ama yazmadan önce yaşamak gerekiyor galiba,”(10) diyerek Yangın Gülleri kitabına nokta koyan Kemal Gündüzalp’in son öykü kitabını, 2025 Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü kazanan Nadya’nın Treni’ni elime aldığımda içimde şöyle bir his vardı: “Bu kitapta tren varsa bir istasyon, bir yol, yolculuk, bir sınır ve dolayısıyla aşk, özlemek, beklemek de vardır!” Üst üste, birbirini tamamlayarak okuduğum öykülerinin ardından buna, Gündüzalp’in “sınır tanımazlığı” da irdeleyeceğine dair tahminimi eklemeliyim. Yanılmadığımı, “Sevgi Büyüdükçe...”, “...Yeryüzü Küçülür” başlıklı, toplam altı öykülük iki bölümden oluşan kitabı okumaya başladığımda anladım.

Urfa’da, Ceylanpınar’da doğan; daha çocukluğundan başlayarak istasyonların, “anlamsızlık boyutunda” uzanan sınırların, araya çekilmiş tel örgülere elleriyle bakışları, gülüşleriyle dokunuşları en insani heyecanları takılan insanların, dolayısıyla eksik/yarım/parçalı bırakılanın tanığı olan Gündüzalp, kimi zaman ince bir ustalıkla kalemini kameraya dönüştürüyor ve okuruna âdeta bir “kısa film” izlettiriyordu. Sınır konulunca yabancılaşan dillerdir ama aşk, yarattığı o büyülü, düşsel âlemle sınır tanımaz bir sevgiyi yaratır ve biz; Nadya ile Mistefa’nın ya da Nadiye ile Mustafa’nın, Arapça ile Kürtçe sarmalında barışan fakat içine doğulan toplumun geriliklerine bir yazgı gibi teslim olup ayrılan yollarına, yaşamlarına bakakalırız. Düşündürür Gündüzalp, sorar: “Kim koydu bu sınırları, bu ülkeleri kim yarattı?

sınırsız ve sonsuz değildi gidilebilecek yerler?” (11)   Kemal Gündüzalp’in öykülerindeki süreğenlik bu öykü kitabında da devam eder. Sınırın öte tarafında kalan ama kökleri, kimi kimsesi sınırın beri tarafında kalan Naima; daha önce Nadya’nın adıyla anılan tepeye, bu kez kendisine bir tanıdık, bir dost, bir akraba, bir ses, bir soluk, bir kucak, bir öpüş, bir can ararken adını verir. Tamı tamına yedi uzun yıl...

Birinin kimsesi olmayı, ötekini özlemeyi, incelikli ruhsal betimlemelerle sahneler Gündüzalp. “Yazdığını yaşamak, yaşadığını yazmak”, piyasalaşan “edebiyat dünyası”nda ihtiyaca göre yazmak ya da yazmamak, “gerçek sanatçı” kim sorusuna cevaplar aramak; yazarın gerçekle düş arası yolculukları, kahramanlarla yapılan sarsıcı buluşmalar ya da yazarın edebiyatın büyüsüyle uçan aklı, özdeşlik duygusuyla giyilen ruhsal kıyafetler; uzaklık, yabancılık, bilmemenin getirdiği o büyük tekinsizlik, kendi memleketinde dil yoluyla yabancı kalmak ve kuşkusuz aslında insanın gerçek yurdunun yeryüzü olduğu gibi pek çok konu, tema ve vurgu, Nadya’nın Treni kitabını zenginleştiriyor. Kitabı, “He valla, kardeşlik hâlâ var...” diyen işçilerle bitiriyorsunuz.

Onların, kardeşlik duygusuyla yüzlerine yayılan serinletici gülümseme, sizin de yüreğinizi serinletiyor. Kemal Gündüzalp’in, bir kucak dolusu kitabıyla yaşadığım bu şenliğin sonunda, öykü ile öykücülük üzerine şunları not ettiğimi söyleyebilirim: Okumak vazgeçilmezdir. Dil bilincini geliştirmek, yazarken dilsel tutarlılığa ve bütünlüğe önem vermek önemlidir.

Birikim oluşturmak, yaşamsal deneyimlerini çoğaltmak, buna koşut biçimde kalemini boşlamamak, onu ihmal etmemek ve dolayısıyla yazmanın deneyimlerini çoğaltmak önceliklidir. Geniş edebi mirasımıza sahip çıkmak ve o birikimi bugüne taşıyıp yaşatmak değerlidir. Bir bakış açısına sahip olmak, bunda tutarsızlığa düşmemek, iyi bir gözlemci olup gündelik yaşamın ilginçliklerine dikkat kesilmek, saçma görüneni atlamamak, irdeleyip derinleştirmek de aynı biçimde değerlidir.

İlişki biçimlerini ciddiye almak, çelişkilerle çatışmaları es geçmemek de öyle... Ayrıntıları fark etmeli, ilgi alanlarını çoğaltmalı, çok yönlü bir bakışla düşünsel bir derinliğe varılmalıdır. Ötekini görüp duyumsamalı, görünmeyene ışık tutmalı, anlatım biçimi düşünülerek seçilmeli ve öyküde bağlam olgusuna dikkat edilmelidir.

Bir sayfaya şunu not etmişim: “İç dürtü, minik notlar, derin yazma arzusu önemli...” Devamındaki sözcüğü nedense büyük harflerle yazmışım: “CESARET...” Sanırım gerçek anlamda yazmak için en çok buna ihtiyacımız var! Gündüzalp’in, bana göre bir “yeryüzü öykücüsü”nün kitaplarını bitirdiğimde, bir “kahve ikindisi”nde şu dizeleri okudum ve değerli Kemal Gündüzalp’i yüreğimin serinliğiyle, gülümseyerek selamladım: “(...) Üstü örtülü bir kederin ömür boyu sürmesidir Ayrılık, bir aşkın yarım kalmasıdır. İnsan çokça Aldatır kendini, oysa en çok kardeşlerini özler Yeryüzüne dağıldıklarından beri en önce dilleri Yabancılaştı birbirine sınırlarla, ey devletler!”(12)           [i] Kemal Gündüzalp, Nadya’nın Treni, Öykü, Alkali Kitap, 2024.

[ii] Kemal Gündüzalp, Öykü Dünyası, Deneme, Alkali Kitap, 2024, s. 136. [iii] a.g.e., s.

136. [iv]a.g.e., s. 131.

[v] Kemal Gündüzalp, Bir Rüyayı Nakışlamak, Şiir, Alkali Kitap, 2025, s. 9. [vi] Kemal Gündüzalp, Öykü Dünyası, Deneme, Alkali Kitap, 2024, s.

77. [vii] a.g.e., s. 244.

[viii] Kemal Gündüzalp, Bir Rüyayı Nakışlamak, Şiir, Alkali Kitap, 2025, s. 21. [ix] Kemal Gündüzalp, Yangın Gülleri, Öykü, Alkali Kitap, 2022, s.

30. [x] a.g.e., s. 88.

[xi] Kemal Gündüzalp, Nadya’nın Treni, Öykü, Alkali Kitap, 2024, s. 35. [xii] Kemal Gündüzalp, Bir Rüyayı Nakışlamak, Şiir, Alkali Kitap, 2025, s.

21.

İlgili Haberler