Beş Büyük Düşman
İnsanın kendi kendine verdiği zararı çoğu zaman bir başkası ona veremiyor. Vücudumuzda bir rahatsızlık hissedince bir yerlerimiz ağrıyınca doktora gider, tedavi oluruz. Ya bizi içten içe çürüten hastalıklarımız ya bir...
İnsanın kendi kendine verdiği zararı çoğu zaman bir başkası ona veremiyor. Vücudumuzda bir rahatsızlık hissedince bir yerlerimiz ağrıyınca doktora gider, tedavi oluruz. Ya bizi içten içe çürüten hastalıklarımız ya bir türlü farkına varamadığımız ya da çok geç farkına vardığımız hastalıklarımız.
Bu hayatta her insanın bir yolculuğu var. Kimininki kısa kimininki uzun bir yolculuk, kimileri bu yolculuğun hakkını veriyor kimileri de veremiyor, son durak ise belli. Bazı insanları gözlemliyorum, farkındalık düzeyi yüksek bir yolculuğa sahipler.
Birçoğu bu yolculuk süresince ne yapması gerektiğini biliyor, yolu ve yol arkadaşlarını daha iyi tanımak için mücadele veriyor. Bazı insanları da gözlemliyorum, çıkmaz sokağa doğru ilerlediklerinin farkında bile değiller ne yolcu olduklarının farkındalar ne yolu tanıyorlar ne de yol arkadaşlarını. Farkındalık düzeyi yüksek, yolcu olduklarının şuurunda, yolu ve yol arkadaşlarını iyi tanıyan insanlar beş büyük düşmanla mücadele ediyor ve bunda başarılı oluyorlar.
Farkındalık düzeyi düşük, inanç ve amaçla hayatlarını beslemeyi başaramayan, yolu ve yolcu olduklarını unutan insanlar ise bu beş büyük hastalıktan kendilerini kurtarmada zorlanıyorlar. “Az insan çok huzur” der durur, etrafımızdaki insanları küçük bir meseleden dolayı küstürür, gücendirir, dağıtırız. Batı medeniyetindeki bu hastalıülkemizde de gün geçtikçe artıyor.
Yalnızlaşan insan, gün geçtikçe psikolojik olarak çöküyor; sorunların içinde boğuluyor ve özellikle ileri yaşlarda hastalıkların pençesinden kurtulamıyor. Kaliteli çevre insana huzur üflüyor, özellikle sağlam aile yapısına sahip bireyler hayat yolculuğunda daha güçlü ve huzurlu oluyor daha az yıpranıyor. İnsan konuşmak, görüşmek ve buluşmak isteyen bir varlıktır; bunu gerçekleştiremezse yaşam enerjisi kalmaz, ömrü kısalır.
Telefonlarımız suskun, kapımızı kimse çalmıyor, yanımızdaki insanlar dağılmış “misafir” sözcüğü bize biz de ona yabancı olmaya başlamışsak tedavisi zor bir hastalığa yakalanmışız demektir. Divan edebiyatının seçkin şairlerinden Fuzûlî gün geçtikçe yalnızlaşan biz insanların ruh halini ne güzel ifade etmiş: Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özgeNe açar kimse kapum bâd-ı sabâdan gayrı (Gönlümün ateşinden başka benim için endişelenen, yanan kimse yok; seher yeli, sabah rüzgârı dışında da kapımı çalan/açan kimse de bulunmaz.) Nasıl ki ekmek ve su bedenimiz için zaruri bir ihtiyaçtır, bunlar olmazsa vücut binamız belirli bir süre sonra yerle yeksan olur. Sevmek, sevilmek ve değerli olduğunu bilmek de insan vücudu için zaruridir.
Psikolojik olarak güçlü insanlar sevgi yönüyle doyuma ulaşmış olanlardır. İnsanın vücut evini, oturduğumuz beton ve demirden oluşan evleri, en büyük ev olan insanlık ailesi evini ayakta tutan güven ve sevgidir. Güven, sevgi ve samimi iletişimin olmadığı ortamlarda büyük işler başarılamaz.
Enaniyet, kin, öfke ve haset damarı hortlamaya başlar ki bu bir birey, aile ve toplum için ahlaki bir erozyona neden olur. Bir evde sevgi ve muhabbet yeterince oluşmaz, karı koca o evde sürekli kavga ederse saksıdaki çiçekler solar, kafesteki muhabbet kuşu ötmeyi ve uçmayı bırakır, eşyalar devamlı yere düşer kırılır, elbiseler yerinde durmaz. Bu hakikat böyleyse sevgisizliğe, itişmeye, çatışmaya maruz kalan çocukların halini siz düşünün.
Sevgi ve muhabbet yönüyle kaynağından Hak’tan beslenen ve “yaratılanı severiz yaratandan ötürü” diyen Yunus Emre yine bize güneş olur. Hedefsiz, hayalsiz bir insan konforun, uykunun, kötü çevre ve kötü alışkanlıkların pençesinden kendisini kurtaramaz. Hedefi, hayali, çevresine, ülkesine ve dünyaya verecek bir şeyleri olan insan güçlü ve seçicidir.
Sürüklenmez sürükler, uyumaz uyandırır, hemen onaylamaz sorgular, tozu dumanı yutmaz tozu dumana katar. Bir insanın zihninde onu kamçılayan harekete geçiren bir vizyonu, belirli bir işi yoksa çevresiyle barışık yaşayamaz. Hedefsiz insanın konuşması, kibri, boş zamanı, şeytanı çok; eylemi, kalıcılığı azdır.
Sağa sola sapmadan bir hedef bulup o hedefe koyulmak, odaklanmak lazım vücut neşemiz, ömür sermayemiz var iken. Tembellik insan izzetini ve onurunu giderir. Tembel insan kendine ve yakınlarına yetemez, beklenti içinde yaşadığı için çevresiyle sağlıklı iletişim kuramaz.
Çalışmak, üretmek, yorulmak, terlemek yerine tüketmeyi, konforu, keyfi tercih ettiği için “benlik” ve “hedonizm” çıkmazından kendisini kurtaramaz. Tembel insan dedikodu üretir; kendisine, şehvetine, konfora ve hazlarına adeta tapar. İnsanı insan eden gayret ile çalışmak, fakat işin zor yanı çalışmaya alışmak, denir.
Zamanında kendilerini çalışmaya alıştırmayanlar, annesi babası tarafından el bebek gül bebek olarak büyütülenler çalışmanın, üretmenin zevkini tadamadan aşağıların aşağısı seviyesinde “kötürüm tilki” olarak bu dünyadan çeker giderler. Mehmet Akif Ersoy bu gerçeği mısralarına şu şekilde yansıtır: Dolaş da yırtıcı aslan kesil, behey miskin! Niçin yatıp kötürüm tilki olmak istersin?
Elin, kolun tutuyorken çalış, kazanmaya bak, Ki artığınla geçinsin senin de bir yatalak.” İnançsızlık, köksüzlük demektir. Kökü olmayan ya da çok zayıf köke sahip olan bir ağaç, şiddetli fırtınaya dayanamaz. “Bana bir dayanak noktası verin, dünyayı yerinden oynatayım" diyor Arşimet.
Rabbimize iman ile intisap etmek, yardım ve dayanak noktası olarak O’görmek bize tarif edilmez bir güç, bir ruh verir. Yüksek makam sahipleriyle görüşmek, derdimizi anlatmak istesek sadece sekreterlerine ulaşmak birkaç gün sürer. Rabbimize aracısız günün her hangi bir zamanında ulaşabiliriz ve o bizi görür, işitir ve halimizden haberdardır.
İstediği zaman bize yardımını gönderir ve bize hayırlı kapılar açar. Yine büyüklerin sözleri konumuza açıklık getirir. İmandır o cevher ki ilâhî ne büyüktür...
İmansız olan paslı yürek, sinede yüktür. Bir insan vücudu kalpsiz yaşayamadığı gibi inançsız, imansız, amaçsız da uzun süre yaşayamaz, ayakta duramaz. “İman hem nurdur, hem kuvvettir.
Evet, hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hâdisatın tazyikatından kurtulabilir." Hastalığı, düşmanı çoğu zaman dışarda ararız; ama damarlarımızdaki kan gibi içimizde dolaşır durur. İmansızlık, inançsızlık, amaçsızlık, tembellik, hedefsizlik, sevgisizlik, yalnızlık, nemelazımcılık, bencillik ve nefsi hazlarımızı ilahlaştırmaktan büyük hastalık, düşman mı vardır?



