Dün kırtasiyeden İmam-ı Gazâli’nin “Kimyâ-yı Saadet” ( Mutluluğun Hazinesi) kitabını aldım. Daha önce sesli kitap olarak dinlemiştim. Günümüzden yaklaşık on asıönce yazılmasına rağmen sanki bulunduğumuz dönemde yazılmış, bu asırdaki biz insanlara hitap eder gibi her gün doğan güneş gibi orijinal, evrensel bir eser.
Dün okumaya başladım, bugün sabah da birkaç yaprak okudum, beni gerçekten çok etkiledi. Okurken birkaç beyit de zihnimde canlandı. Öğrendiklerim ben de kalmasın, dünya toprağına özgün bir tohum olarak saçılsın niyetiyle kitabı bitirmeden siz okuyucularımla okuduğum bölümleri paylaşmak istedim.
“Bakır ve pirinci kırmızı altın yapan maddi kimya zor ele geçtiği gibi insanlık cevherini hayvani bulanıklardan arıtıp melekler safiyetine eriştiren, onu altın gibi paslanmaz ve devamlı yapan mücahede kimyası da zor elde edilir.” “Maddi kimya hiçbir kocakarının veya külhanbeyinin hazinesinde bulunmayıp ancak padişahların hazinesinde bulunduğu gibi ebedi saadet kimyası da ancak Allahû Teâlâ’nın hazinesinde ve onun perdesinin altında bulunur.” “Bil ki, Allahû Teâlâ’yı tanımanın anahtarı, insanın kendi kendini tanımasıdır. Bunun hakikat olduğuna “kendini tanıyan Rabbini tanır” ifadesiyle “Gerçeği anlayıncaya kadar varlığımızın belgelerini onlara hem dış dünyada hem de kendi içlerinde göstereceğiz.” (Fussilet Sûresi âyet: 53) âyet-i kerîmesi kuvvetli ve doğru delildir. İnsana kendi nefsinden daha yakın bir şey yoktur.
Kendini bilmeyen, Allah’ı nasıl bilir?” “Senin batınında dört sıfat vardır: Hayvanlar sıfatı, yırtıcılar sıfatı, şeytanlar sıfatı ve melekler sıfatı. Senin hakikatin hangisidir, sende bunların hangisi asıl ve hangisi emanettir. Sen fiilen bunları bilmedikçe kendi saadetini bilmeye muktedir olamazsın.
Çünkü her birinin ayrı gıdası ve ayrı saadeti vardır. Mesela hayvanların gıdası ve saadeti yem yemek, uyumak ve çiftleşmektir. Yırtıcılar için saadet, öldürmek, hiddet ve intikamdır.
Şeytanların gıda ve saadeti hile, aldatmak ve bedbahtlıktır. Meleklerin saadeti ve gıdası Allahû Teâlâ’nın cemalini müşahade etmektir. Meleklerde hiçbir surette hayvanların, yırtıcıların sıfatları mevcut değildir.
O halde eğer se melekler sıfatında insan isen uğraş, çalış. Ta ki, Allahû Teâlâ’yı bilmeye yol gitsin ve o yolla Allah’ın cemâlini görmeye vâsıl olasın.” “İnsanoğlunun bedeni muazzam bir şehre benzer. Onun azaları, parmakları o şehrin sanat erbabıdır.
Şehvet, maliye müdürü, gazap subaşıdır. Şehrin padişahı kalp, veziri akıldır. Fakat şehvet, haraç düşkünü, fitneci, yalancı ve kötü mizaçlıdır.
ne emir verirse onun aksini yapar. Daima haraç bahanesiyle memlekette olan bütün malları alıp ülkeyi viran ve boş bırakmak ister. Gazap olan subaşı hiddetli azgın ve edepsizdir.
Daima asmak, basmak, yıkmak, yakmak ister. Padişdaima ile müşavere edip tedbirleri onunla görüşürse yalancı ve tamahkâr maliye müdürünüvezire muhalefet etmemesi için ona kıymet vermezse onu küstahlıktan menetmek için nazırı onun peşine takarsa ve nazırın da haddini tecavüz etmemesi için daima onun kalbini kırıp onu hırpalarsa memleketin nizamı yerinde yürür. Bu metotla ülkesini idare eden padişahın memleketi mamur olur.
Vatandaşlar memnun olur ve böylece Allah’a giden saadet yolu kapanmaz. Eğer bunun tersi olursa yani akıl ve ruh mağlup olur; şehvet ve gazap galip olursa memleket harap olur, şehir viran olur, vatandaş ağlar ve padişda bedbaht ve perişan olur. “Hakikaten insanın içinde dört haslet vardır: Köpeklik hasleti, domuzluk hasleti, şeytanlık hasleti ve meleklik hasleti.” “Eğer bir kimsenin perişan hali uyku âleminde yahut uyanıkken kendisine gösterilseydi, kendini bir hınzırın yahut köpeğin önünde el pençe divan, hizmetçi olarak durduğunu görürdü.” “İnsanların çoğu insaf nazarıyla bakıp kendi nefislerini muhasebe ve murakabe etseler, gece gündüz nefsin arzu ve isteklerine bağlı hizmetçi köle gibi olduklarını görürler.
Görünüşte insana benzeseler de hakikatte onların hali köpeğin ve hınzırın halinden pek farklı değildir. Onların yarın mahşer gününde kalplerinde gizli olan manalar aşikâr olup zahir suretleri de batınlarındaki mananın renk ve şeklini alacaktır.” “Eğer şehvet hınzırına itaat edersen, sende çirkeflik hayâsızlık, harislik, horluk, haset, gam, keder ve bunlar gibi nice türlü kötü sıfatlar hâsıl olur. Eğer kızgınlık köpeğine itaat edersen sende şehvet, pislik, gevezelik, hınzırlık, kibir, zorbalık, başkalarını küçük ve hor görmek, onlara eziyet ve işkence yapmak gibi sıfatlar hâsıl olur.” “İnsanda hayvan, canavar, şeytan ve melek sıfatları mevcuttur.
İnsanın hayvan ve canavarlardan daha şerefli ve kâmil olduğu açıktır. Çünkü diğer hayvanlardan mevcut olan haller, insanda da mevcuttur. Fakat insandaki kemal ve olgunluk hayvanlarda yoktur.
Her şey yükselmenin sonunda kendisine verilecek kemal için yaratılmıştır. Bu onun son derecesidir. At şekten üstündür çünkü eşek yük çekmek için yaratılmıştır.
At ise harpte ona binip her tarafa koşup dolaşmak için yaratılmıştır. Bununla beraber ona da eşek gibi yük taşıma gücü verilmiştir. Üstelik ata süratli yürüme ve koşma da verilmiştir ki, bu eşeğe verilmemiştir.
Eğer at kendi kemalinden aciz olursa onun sırtına palan vururlar ve eşek seviyesine indirirler. Bu onun için noksanlık ve perişanlık olur.” “Bunun gibi kimi insanlar, insanın yemek, uyumak ve cinsi münasebette bulunmak için yaratıldığını sanırlar ve bunun içinde bütün ömürlerini bu işlerde geçirirler. Bazıları da insanı galebe, istila, kahır için yaratıldığını zannetmişler.
Her iki grubun düşüncesi de apaçık yanlıştır. Yemek çiftleşmek şehvetin arzusudur. Bu hayvanlara da verilmiştir.
Öküzün yemesi serçenin çiftleşmesi insanlarınkinden daha fazladır.” “O halde insanın hakikati akıldır. Zira insanın kemal ve şerefi akılladır. Diğer sıfatları ve başka halleri yabancı ve emanettir.
Hepsi hizmetçi olarak gönderilmiştir. Bu sebeptendir ki öldüğü zaman ne gazap kalır ne de şehvet. Belki insanın kendisi kalır.
O da ya Allah’ın marifetiyle süslenmiş nurlu bir cevherdir yahut karanlıklarda kalarak baş aşağı düşer.” Ziya Paşa Terkib-i Bend’inde şöyle der: Dehri arasan binde bir âdem bulamazsın Âdem görünen harları âdem mi sanırsıNevres selim ü pâk gelip gitmedir hüner Yohsa cihâna günde bin âdem gelir gider. (Dünyaya gelip gitmek sıradan bir olaydır. Bunu zaten binlerce insan yapmaktadır.
Asıl hüner, günahsız, temiz bir şekilde geldiğin bu dünyadan temiz bir şekilde ayrılabilmektir. Bu köhne değirmene günde binlercesi gelir gider, önemli olan insan kalabilmek, insan ölebilmektir.) Bu anlattıklarımızdan çıkan sonuç şu olsa gerek: İki ayaklı, iki elli, gözü, kaşı, burnu, ağzı olan her insan, insana benzen her görüntü gerçekte insan değildir. Kimileri hayvanlar gibidir, aklını ve kalbini midesinin ve tenasül organının emrine vermiştir.
Hayvanlar gibi yer, içer, çiftleşir, çoğalır, kendi keyfi, çıkarı, hazzı için yaşar ve bir iz bırakmadan ölür gider. Çünkü dünyadaki amacı şehvetini, midesini beslemekti. Karşı cinse adeta tapıyordu.
Allah, Kur’an, din, iman, cami, namaz nedir bilmiyordu, ölünce de zaten hesap kitap yoktu bu tip insanlar için. Onlar öyle düşünüyorlardı, var olan yoktu, ölümle her şey bitecekti. Kimileri yırtıcılar gibidir.
Yılan gibi sokar, canavar gibi parçalarlar. İnsanlarla geçinemezler, kendilerinden uzaklaştırmak için her yol denerler. Dilleri sivri, hal ve hareketleri soğuktur.
Şiddetle beslenen bir hayat tarzları vardır. Aslan, kaplan, ayı, timsah, kartal gibi yemlerinin ardı sıra giderler. Bu tip insanların da istenilen düzeyde Rableriyle sağlıklı bir iletişimleri yoktur.
Kimileri şeytanlar gibidir. Hile, aldatma ile işlerini çeviren, yalan söylemeyi alışkanlık haline getiren insan tipleridir. İşleri güçleri fitne fesat çıkarmaktır.
Sözleri kirli, yüzleri ve gelecekleri karanlıktır. Secde etmeye kolay kolay yanaşmazlar, kibir denizinde yüzmeye devam ederler. Dünyadaki insanların da bazıları meleklere benzerler, hatta melekleri bile geçebilirler.
Öncelikle kalplerini ve akıllarını şehvetin, öfkenin, bin bir türlü fesat ve hilenin, dünya ve içindekilerin sevgisinin hâkimiyetinden kurtarmayı Allah’ın yardımıyla başarmışlardır. İman ile Rablerine doğru akmış, taşkınlık ve azgınlığa yanaşmamışlardır. Dünyanın bir imtihan yeri olduğunu unutmamışlar, gerçek hayatın bu hayatın bitiminden sonra başladığının farkına varmış ve ona göre hayat tarzlarını belirlemişlerdir.
Hakla ve insanlarla istenilen düzeyde güzel bir iletişimde bulunabilmişlerdir. İşte insan denmeye layık bu gruptur. İnsan olarak doğmak kolay, ama ölmek çok zordur.
Dünyada düzen, huzur, barış ve emniyet meleklere benzeyen insanların çoğalmasıyla mümkündür. İnsan düzelir, Yaratıcının sınırlarında kalır, küçük aklıyla büyük aklı yok saymazsa dünya her zamankinden daha güzel olacaktır.