03 October 2026, Saturday
Ekonomi

Belirsizlikle yargılanmak

Franz Kafka’nın Dava romanı, edebiyat tarihinin en tekinsiz başlangıçlarından biriyle açılır. Josef K., otuzuncu yaş gününün sabahında, ne yaptığını bilmeden, neden suçlandığını öğrenemeden bir yargılamanın içinde bulur...

Franz Kafka’nın Dava romanı, edebiyat tarihinin en tekinsiz başlangıçlarından biriyle açılır. Josef K., otuzuncu yaş gününün sabahında, ne yaptığını bilmeden, neden suçlandığını öğrenemeden bir yargılamanın içinde bulur kendisini. Ortada bildiği bir suç yoktur ama dava vardır.

Kimse ona suçlamanın sınırlarını açıkça göstermez. Buna rağmen sorgulanır, mahkemelere gider, avukatlarla konuşur ve kendisini savunmaya çalışır. Roman ilerledikçe mesele suçun ne olduğu olmaktan çıkar.

Josef K.’nin asıl mücadelesi, neyle mücadele ettiğini anlayabilme çabasına dönüşür. Mahkemeler vardır ama ulaşılmazdır. Kurallar vardır ama açık değildir.

Avukatlar vardır ama savunmanın gerçekten neyi değiştirebildiği belirsizdir. Bir kapıdan ötekine, bir memurdan diğerine, bir açıklamadan daha büyük bir belirsizliğe geçilir. Belki de Dava romanı bu yüzden yüz yılı aşkın süredir eskimiyor.

Bugün Türkiye’de yeniden yazılsa bazı bölümlerini değiştirmeye gerek kalmayabilirdi. Josef K.’nin önüne bu kez bir tutuklama kararı konulurdu. Hakkındaki delillerin henüz tamamlanmadığı söylenirdi.

Aylar geçer, yapılması gereken işlemler hâlâ yapılmazdı. Sonra tam da bu eksiklikler, özgürlüğünün kısıtlanmaya devam etmesinin gerekçesine dönüşürdü. Her duruşmada birbirine benzeyen birkaç cümle yeniden kurulurdu: Dosyanın mevcut durumu, suçlamanın niteliği, delillerin henüz toplanmamış olması… Bir süre sonra Josef K.

belki de “Suçum ne?” diye sormayı bırakırdı. Çünkü ondan önce cevaplanması gereken başka bir soru çıkardı ortaya: “Delil nerede?” YARGILAMA NE ZAMAN CEZAYA DÖNÜŞÜR? Ceza yargılamasında tutuklama ceza değildir.

Bir koruma tedbiridir. Bu ayrım yalnızca hukuk kitaplarının sayfalarında kalan teorik bir bilgi olamaz. Bir insan on bir aydır tutukluysa ve bu sürenin sonunda hâlâ bazı delillerin toplanması, bazı yazıların gelmesi bekleniyorsa, artık yalnızca sanığa değil soruşturmanın kendisine de bakmak gerekir.

Soruşturma aşamasında yapılması gereken bir işlem yapılmamışsa bunun bedelini neden özgürlüğünden mahrum bırakılan kişi ödemektedir? Eksik soruşturma, tutukluluğun devam gerekçesine dönüştüğü anda tedbir ile ceza arasındaki sınır silinmeye başlar. Müvekkilimiz Merdan Yanardağ’ın da tutuklu yargılandığı davanın salı günü görülen son duruşmasında, MİT’ten beklenen yazının mahkemeye bir türlü gelmemesi nedeniyle yargılama üç ay sonraya bırakıldı ve tutuklulukların devamına karar verildi.

Üstelik mahkeme, önceki duruşma tutanağındaki gerekçeyi neredeyse aynen tekrar ederek, artık bitmiş olan “adli tatil” ifadesini yeni ara karara da taşıdı. İnsanları aylarca özgürlüğünden mahrum bırakan kararda eski tutanaktan “kalmış” bir cümle olması sadece özensizlik değil, özgürlük hakkının ciddiyetini ortadan kaldıran bir yargılama pratiğidir. Tam da bu nedenle, kararın gerçekten o insanlar için yeniden değerlendirilip değerlendirilmediği sorusunu doğurur.

Kafka’nın dünyası biraz da böyle kuruludur zaten. Kimse Josef K.’ye açıkça “Seni dinlemiyoruz” demez. Mahkemeler işlemeye devam eder.

Dosyalar dolaşır. Görevliler işlerini yapar. Duruşmalar gerçekleştirilir.

Her şey usulüne uygun-muş gibi görünür. Fakat birey o usulün içinde giderek görünmez hale gelir. YASA ÖNÜNDE BEKLEMEK Kafka, romanın en unutulmaz bölümlerinden birinde “Yasa Önünde” hikâyesini anlatır.

Bir kişi yasaya ulaşmak ister. Önünde bir kapı vardır. Kapı açıktır fakat kapıdaki görevli onun geçmesine izin vermez.

Kişi bekler. Bir gün izin verileceğini düşünür. Yıllar geçer.

Ömrünün sonuna geldiğinde, o kapının yalnızca kendisi için yapılmış olduğunu öğrenir. Belki bugün Dava’yı yeniden okumayı gerekli kılan en güçlü sahne budur. Çünkü hukuka ulaşmanın önünde her zaman kapalı bir kapı bulunmaz.

Kapı açık olabilir. Mahkeme vardır. Duruşma yapılır.

Avukat konuşur. Tanık dinlenir. Ara karar kurulur.

Ama kişi yine de o kapıdan geçemeyebilir. Örneğin, tanığın hangi koşullarda dinlendiği, ifadesinin sağlıklı biçimde alınıp alınmadığı, savunmanın o beyana gerçekten temas edip edemediği önemsiz değildir. Ya da savunmanın mahkeme salonunda bulunması da tek başına yeterli değildir.

Savunmanın gerçekten dinlenmesi gerekir, dosyaların arkasına saklanarak dinliyormuş gibi yaparak değil. Çünkü yüz yüzelik ve doğrudan doğruyalık yalnızca ceza muhakemesinin teknik kavramları değildir. Savunmanın mahkemenin vicdani kanaatine ulaşabilmesinin araçlarıdır.

Adil yargılanma da yalnızca yargılamanın sonunda verilen karardan ibaret değildir. O karara hangi yoldan ulaşıldığıdır. Malûm, hukuksuzluk her zaman büyük bir gürültüyle gelmez.

Bazen “deliller henüz toplanmadı” cümlesine saklanır. Bazen aylar boyunca yapılmayan bir işlemin bir sonraki tutukluluk kararına gerekçe yapılmasıyla ortaya çıkar. Bazen de aynı birkaç cümle o kadar çok tekrarlanır ki bir süre sonra kimse onları sorgulamaz.

Asıl tehlike de burada başlar. Hukuksuzluğun olağanlaşmasında! Kafka’nın romanının ürpertici tarafı, Josef K.’nin başına gelenlerin olağanüstü görünmemesidir.

Memurlar görevlerinin başındadır. Mahkemeler çalışmaktadır. Dosyalar vardır.

Avukatlar vardır. Duruşmalar yapılmaktadır. Yani sistem “tıkır tıkır” işlemektedir.

Ama insan sistemin içinde kaybolmuştur. Modern bir hukuk devletinde birey, belirsiz suçlamaların ve görünmeyen delillerin arasında öğütülemez. Suçlama açık, delil somut, gerekçe denetlenebilir olmak zorundadır.

Kafka’nın Josef K.’si suçunun ne olduğunu öğrenemeden sistemin içinde kayboldu. Onun hikâyesi edebiyatta kalmalıydı.

İlgili Haberler