Arap Sevdası
Türklerin tarihine biraz uzaktan baktığımızda, bugün yaşadığımız bazı tartışmaların aslında bir kimlik meselesinden çok özgüven meselesi olduğunu görüyoruz. Türkler Orta Asya'dan Anadolu'ya geldiklerinde, yüzyıllardır...
Türklerin tarihine biraz uzaktan baktığımızda, bugün yaşadığımız bazı tartışmaların aslında bir kimlik meselesinden çok özgüven meselesi olduğunu görüyoruz. Türkler Orta Asya'dan Anadolu'ya geldiklerinde, yüzyıllardır farklı medeniyetlerin buluştuğu bir coğrafyayla karşılaştı. Zamanla bu dünyanın bir parçası oldular.
Bugün Anadolu kültürünü tek bir kaynağa bağlamak mümkün değildir; Türk, İran, Arap, Rum ve Anadolu miraslarının yüzyıllar boyunca birbirleriyle etkileşimi, bugünkü kültürel yapının oluşmasında rol oynadı. Başka bir kültürden etkilenmek bu nedenle kimlik kaybı değildir. Avrupa'da üçüncü ve dördüncü kuşaklara ulaşmış Türk topluluklarının hâlâ kendi dillerini, kültürlerini ve kimliklerini yaşatması da bunun açık bir göstergesidir.
Son yıllarda bazı çevreler, Türklerin tarih boyunca başka kültürlerin etkisi altında kaldığını ve kimliklerini ancak bu etkilerden uzak durarak koruyabildiklerini savunuyor. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Arap coğrafyasının önemli bir bölümü Türk hanedanlarının yönetimi altında yaşadı. Bunun Türkleri Araplardan üstün kıldığı elbette söylenemez.
Ancak Türklerin Araplar karşısında bir aşağılık kompleksi taşımasını gerektirecek bir tarih de yoktur. Memlükler bunun dikkat çekici örneklerinden biridir. Türk kökenli askerî köleler olarak Mısır'a getirilen Memlükler, 1250'de iktidarı ele geçirerek kendi devletlerini kurdu.
Devlet, Arap kaynaklarında Devletü'l-Etrâk, yani “Türklerin Devleti” olarak da anılıyordu. Kültürlerin birbirinden etkilenmesi normaldir. Türkler farklı kültürlerden etkilendikleri gibi kendi kültürlerini de geniş bir coğrafyaya taşıdılar.
Bir kelimeyi, yemeği, müziği veya geleneği paylaşmak kimseyi başka bir millete dönüştürmez. Eleştiri ile Nefret Arasındaki Çizgi Türkiye'nin sığınmacı meselesi gerçektir ve toplumda bu konuda ciddi kaygılar vardır. Bu konuyu görmezden gelmeden, sağduyuyla ve gerçekçi bir şekilde tartışmak gerekir.
Fakat bu sorunları konuşmakla Araplara düşmanlık etmek aynı şey değildir. Sığınmacı politikasını eleştirebilir ve bunun sonuçlarını tartışabiliriz. Ancak bütün bir halkı kökeni üzerinden yargılamak sorunları çözmez.
Tam tersine, tartışmayı gerçek meselelerden uzaklaştırır. Zor konulardan kaçmayan, ancak onları argümanlarla ve karşılıklı saygıyla konuşabilen bir tartışma kültürüne ihtiyacımız var. Polemik, hakaret ve ırkçılık ne sorunlarımızı çözer ne de Türkiye'yi güçlendirir.
Türkiye yıllardır ekonomik sıkıntılarla mücadele ediyor. Bu nedenle çevremizdeki ülkelerle, özellikle de Arap dünyasıyla sağlıklı ilişkiler kurmak Türkiye'nin kendi çıkarınadır. Arap dünyası Türk ürünleri için önemli bir pazar.
Ticaretin ve ekonomik ilişkilerin gelişmesi Türkiye'deki üretici, ihracatçı ve çalışan için de önem taşıyor. Bu yüzden Arap düşmanlığı yalnızca toplumsal huzuru zedeleyen bir tutum değil; Türkiye'nin kendi çıkarlarına da zarar verebilir. Kendi kimliğinden emin olan bir toplum, farklı halklarla kavga etmek zorunda değildir.
Sorunlarımızı açıkça konuşabilir, birbirimizi eleştirebiliriz. Ama bunu saygıyı kaybetmeden yapmak gerekir. Nefrete asla yer vermemeliyiz.



