ABD'nin biçtiği elbise ve Türk-Kürt-Arap ittifakı
Amerikan emperyalizmi, Soğuk Savaş döneminde Sovyetler’e karşı ileri bir karakola dönüştürdüğü Türkiye’yi, günümüzde de kendi çıkarları doğrultusunda siyasal İslamcı rejimle birlikte Ortadoğu’da konumlandırdı. Her iki...
Amerikan emperyalizmi, Soğuk Savaş döneminde Sovyetler’e karşı ileri bir karakola dönüştürdüğü Türkiye’yi, günümüzde de kendi çıkarları doğrultusunda siyasal İslamcı rejimle birlikte Ortadoğu’da konumlandırdı. Her iki durum da emperyalist yönelimlerin bir çıktısı. Bu konumlandırma, taşeronluk-vekillik görevleri içerirken değişen küresel jeopolitik denklemde Türkiye, ABD adına askeri ve güvenlik işlerini yürüten bir aktöre dönüştürüldü.
Ne 60’lardaki konumlandırma bir tesadüftü ne de günümüzdeki. Tüm bunlar Amerika ile kurulan bağımlılık ilişkileri temelinde belli bir emperyal plan dâhilinde adım adım vücut buluyor. CIA ŞEFLERİ VE 90’LARDA BİÇİLEN O ELBİSE Türkiye’nin “ılımlı İslamcı” bir hüviyete büründürülmesi bugün pratiğe dökülse de yeni değil, Soğuk Savaş sonrasında, 1990’larda başlayan bir serüven.
Yeşil Kuşak bakiyesi siyasal İslamcıları iktidara taşıyan yolların taşlarını döşeyen Amerikan emperyalizminin “akıl hocaları” Türkiye’nin “ılımlı İslamcı” bir kimliğe sokularak “Cumhuriyet ile birlikte sırtını döndüğü” Ortadoğu’ya yönelmesi gerektiğini salık veriyorlardı. CIA Ortadoğu ve Türkiye şefleri, Graham Fuller’ler, Stephan Kinzer’ler, Henry Barker’lar, Richard Perle’ler, Paul Henze’ler yazılarında ve kitaplarında Türkiye’ye elbise biçiyorlardı. Fuller’in “Yeni Türkiye” kitabına önsöz yazan Augustus Richard Norton, Fuller’in Cumhuriyet’in Ortadoğu ile mesafelenmesini “Kemalist tarihsel lobotomi”nin bir eseri olarak nitelendirdiğini yazar.
TÜRKİYE'NİN SINIFLANDIRILMASI Fuller de daha kitabın girişinde şöyle der: “Türkiye Ortadoğu’da mıdır? Sorunun basit cevabı tabii ki “evet”tir: Jeopolitik ve coğrafi yönden Türkiye, Ortadoğu’nun bir parçasıdır… Fakat soru, aslında coğrafyanın çok ötesine; kimlik, oryantasyon ve derinlerde yatan arzularla ilgili meselelere de uzanmaktadır. 1960’lara kadar ABD Dışişleri Bakanlığı bürokrasisi, Türkiye’yi Yakın Doğu İlişkileri Bürosu aracılığıyla takip ediyordu.
Türkiye, NATO’ya katıldıktan sonra, tek bir kalem darbesiyle, Avrupa İlişkileri Bürosu’na transfer edildi. Türkiye gayet basitçe yeniden sınıflandırılmıştı.” Fuller, Türkiye’nin coğrafi konumunun, Türkler bundan hoşlansa da hoşlanmasa da, ülkeyi Ortadoğu siyasetinin tam göbeğine kaçınılmaz şekilde çektiğini ileri sürer. CIA İstasyon Şefi jeopolitik okumayla Amerika’nın Türkiye’ye yaklaşımını formüle ediyordu.
O ELBİSE AKP İLE 2000'LERDE GİYDİRİLDİ AKP ile birlikte adım adım bu plan devreye sokuldu. 2000’li yılların başında üzerinden biçilen “süpürmeyelim, kullanalım” denilen “ılımlı muhafazakârlar” eliyle elbise Türkiye’ye giydirildi. Türkiye’de siyasal İslam’ın gelişimini ele alan 2008 tarihli Angel Rabasa ve F.
StephenLarrabee imzalı "Türkiye’de Siyasal İslam’ın Yükselişi" raporunda değişen Türk siyasi ortamının ABD için yarattığı yeni fırsatlar değerlendirirken ABD’nin Türkiye’deki çıkarlarını ilerletmek ve İslam’ın liberal yorumlarının dünya çapında yaygınlaştırılması için atabileceği adımlar işleniyordu. Rapora göre; Müslüman çoğunluğa sahip, aynı zamanda NATO üyesi ve ABD’nin uzun süreli bir müttefiki olan Türkiye, ABD’nin Ortadoğu güvenlik ortamını şekillendirme stratejisinde kilit bir role sahipti. Benzer sayısız yazı, rapor, analiz çıktı bu dönemlerde.
Fullerlerden Barrack’lara değişmeyen hikâye Amerika’nın Türkiye’yi konumlandırdığı çerçevede tarihsel bir süreklilik söz konusu. Yönetimler, başkanlar değişse de değişmeyen tek şey “siyasal İslamcılar” üzerinden Türkiye’ye biçilen roldü. CIA şefleri, Fullerler işin alt yapısını oluştururken meselenin pratiğe aktarımı Tom Barracklar eliyle gerçekleştirildi.
Barrack bizzat son dönemlerdeki politika yapıcılarından ve sadece Türkiye’ye değil tüm bölgeye ayar çekiyor. Suriye, Irak ve Türkiye’nin Barrack’a bağlanması bölgede kurulan-kurulmak istenen yeni düzenle alakalı. ABD’nin Ortadoğu yönelimleri çerçevesinde verdiği rolleri büyük bir hevesle üstlenen Saray rejimi de bunun karşılığında “meşruiyet” sağlıyor.
Bu durum bizzat Barrack ve Trump tarafından dilendirildi. Öyle ki Dışişleri Bakanı Rubio “Başkanla beş dakika görüşmek için yalvarıyorlar” demişti. Türkiye’ye bölgede sahaya sürülmesi diğer ülkelerle birlikte ABD’nin yükünü almaya yönelik.
7 Ekim sonrasının değişen ikliminde Ortadoğu ABD ve İsrail eliyle yerle bir edilirken Barrack’ın ifadesiyle yeni bir diziliş oluşturuldu. Bu denklemde İran’a karşı geniş bir askeri-siyasal cephe inşasına girişildi. Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında kurulan Mekke Paktı bu girişimin eseri.
Bir Sünni NATO’su olarak görülen Mekke İttifakı ve Gazze Kurulu bölgesel dizaynda birbirini tamamlıyor. "TÜRK-KÜRT-ARAP İTTİFAKI" QUO VADİS? Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan tarafından dillendirilen “Türk-Kürt-Arap ittifakı” yeni dönemin ruhundan bağımsız değil.
Süreç Amerika’nın Ortadoğu planlarıyla uyumlu. Siyasal İslamcı rejim Ortadoğu dehlizlerinde rol oynamaya çalışırken cepheyi genişletme niyetinde. Öcalan’ın “Ortadoğu enternasyonalizmi” olarak tariflediği “ümmet” temelli Yavuz-İdrisi Bitlisi ittifakı siyasal İslamcı rejimin oluşturmaya çalıştığı politik zeminle örtüşüyor.
HTŞ’yi iktidara taşıyan, Suriye, Irak ve Türkiye’yi bir paket şeklinde Barrack’a bağlayan Trump ABD’sinin ana hedefi İran. Bölgede İran’sız bir mimariyi Barrack, “Hazar’dan Akdeniz’e yeni bir diziliş göreceksiniz” sözleriyle açığa vurmuştu. Evet, bölgede ve Ortadoğu’da yeni bir diziliş, konumlanma, saflaşma daha çok su kaldıracak.
Halklara rağmen yukarıdan dayatılan bu modeller yeni gerilimlerin tohumlarını ekiyor.



