Nesli Çölgeçen'in 1985 yapımı “Züğürt Ağa”sı, ilk bakışta bir kaybediş ve matem komedisidir. Haraptar köyünün ağası, kuraklığın ve köylülerin çaldığı mahsulün ardından topraklarını, evini, karısını, sonunda ağalık sıfatının kendisini yitirir ve İstanbul sokaklarında çiğ köfte satan bir adama dönüşür. Filmin senaristi Yavuz Turgul, zalim, kurnaz, namus bekçisi klasik Yeşilçam ağa tiplemesini ters yüz eder.
Şener Şen'in canlandırdığı ağa gaddar değil, saf, zulmedemeyecek kadar çaresiz bir ağa karikatürü gibidir. Filmin kara mizahının gücü tam da buradadır. Ağa, ağalığını kaybettikçe gülünçleşir ama gülünçleştikçe de tuhaf biçimde, insanlaşır.
Filmin ana psikopolitik önermesi, Kiraz’ın ağaya, “senin insanlığın yeter” sözünde gizlidir. Statü ve güç çözüldüğünde geriye kalan çıplak özne, ancak sevilebilir bir şey ise ona inanılır. Züğürt Ağa filminin 24 Ocak 1980 kararlarıyla başlayan dönemde, kırdan kente büyük göçün ertesinde, tam da feodal düzenin tasfiye edildiği yıllarda çekilmiş olması rastlantı değil.
Çünkü sinema, toplumun kolektif ruh halini de filme çeker. Seyirci, ağanın çöküşüne gülerken, acı acı güldüğü şey kendi geçmişi, aşina olduğu ama artık işlemeyen bir otorite biçiminin tasfiyesidir aslında. Gelmekte olan neoliberalizmin daha ağır bir sömürü olduğunu bilinçsizce sezen toplum, ölen feodalizmin sömürüsünü görece daha hafif ya da insaniymiş gibi hatırlar.
Toplumsal yas, komedi aracılığıyla tutulmaya çalışılır. Eski düzenin cenazesi feryat ve ağıtlarla değil kahkahalarla gömülür. Seksenlerin nostalji salgını da bu halin bir başka örneğiydi.
“Züğürt ağa” ile günümüz “Züğürt reis”leri arasında yapısal bir akrabalık var. Aile reisliğinin de, köy ağalığının da ve hatta otoriter liderliğin de ömrü, büyük ölçüde tebaasına dağıtacağı “fazlaya” bağlıdır. Bu fazla petrol, gaz gibi doğal kaynaklardan gelebiliyorsa otoriter liderliğin ömrü çok uzun olabilir.
Doğal kaynaklar ya da değer üreten üretim olmadığında ise, liderin işi zorlaşır. Türkiye’de rıza, çeyrek yüzyıla yakın bir süre boyunca kentsel rant ve dış borca dayalı bir inşaat ekonomisinden gelen “fazla” ile oluşturuldu. İktidar, inşaat ve kent rantından çıkan gelir ile kitleleri hem doyurma hem de baskı aygıtını finanse etme imkânı bulabildi.
Doğal kaynağı olmadan, sadece borçlanma ile elde edilen bu “göreli refah” tükenip de sadaka bile dağıtamaz hale gelindiğindeyse, rızayı satın alacak para bulunamaz oldu, züğürtleşme başladı. Reis, daha çok borçlanma ve daha çok talan ile ayakta kalmaya çalışırken, yeni doğal kaynak bulunma haberlerini de medyasından gün aşırı pompalıyor ve elinde kalan rızayı da yitirmemeye çalışıyor. Lakin bu çaba, küresel finansın en ufak çalkantısında dağılabilecek kırılganlıkta. Aynı çöküş, iki zıt ruhsal yanıt üretiyor: Biri teslimiyet ve insanlaşma, öbürü ise inkâr ve gaddarlaşma.
Ağa, kaybettikçe küçülür, teslim olur, sonunda bir tür huzura erer. Filmin son sahnesinde tepsisini vura vura sokakta yürürken artık kimseye zarar meyen, kendi züğürtlüğünü kabullenmiş biridir. Reis ise, kaybettikçe büyümeye çalışıyor; rant azaldıkça şiddeti artıyor, meşruiyet açığını daha fazla baskıyla, daha fazla düşman icadıyla, daha fazla "ihanet" söylemiyle kapatmaya çalışıyor.
Bu farkın kaynağı için politik-psikiyatri yol gösterebilir. Ağanın statüsü çökerken elinde hâlâ gerçek, koşulsuz bir bağ kalır. Kiraz'ın sadakati, ona ağalığından bağımsız bir değer atfeden tek ilişkidir.
Ağa'yı terk eden karısı, malını çalan köylüler, hepsi statüye bağlı ilişkilerdir ve statüyle birlikte buharlaşır. Kiraz'ın bağı ise statüsüzdür, dolayısıyla ağanın gücünün çöküşünden etkilenmez. Züğürt reisin tebaasında böyle birilerinin olduğu ise şüpheli.
Ona “bağlı" görünen kitlenin bağı rant, ihale, kadro ya da ortak düşmanlık üzerinden. İlişki, baştan sona araçsal. Kaynak kuruduğunda kopacak olan yalnızca ekonomik bağ olmayacak, kitlenin aynasından yansıyan Reis imgesi de kaybolacak.
Böyle bir benlik için çöküşü kabullenmek, yani yasını tutmak da mümkün değil. Çünkü yasını tutacağı bir "kendisi", nesneden bağımsız bir öz zaten kalmamış durumda. Geriye tek seçenek kalabilir; kaybı inkâr ederken intikam almak.
Züğürt ağa, ağalığından soyunduktan sonra sokakta çiğ köfte satarak ailesini geçindirir; alçaltıcı görünse de, aslında bağımsız bir emekçiliktir bu. Kimseye muhtaç olmadan, kendi elleriyle kurduğu küçük ama kendine ait bir hayat. Züğürt reis ise tükenen kaynağını ikame etmek için, kendi bağımsızlığını, yani ülkesinin egemenliğini rehin vererek, tam ters bir yola sapacak gibi.
Gücünü sürdürebilmek için kendisinden çok daha güçlü olanlarla bir patronaj ilişkisine girmeyi göze alabilir. Ağa'nın çöküşü onu bağımsız kılarken, reisin çöküşü ise onu daha derin, üstelik küresel ölçekte bir bağımlılığa sürüklüyor. Burada asıl kritik fark ortaya çıkıyor.
Züğürt Ağa’nın sattığı çizmeler ağalığının son maddi kalıntısıydı ve onları elden çıkarmak, kaybı simgesel olarak tamamlamak, yasını nihayete erdirmekti. Reis ise tam tersini yapıyor. Çkorumak için etrafındaki her şeyi, gerekirse ülkenin kendisini yakmayı göze alıyor.
Ağanın hikâyesi bir matem hikâyesiydi. Sağlıklı yasta kayıp kabul edilir, işlenir, sonunda özne kayıptan sonra da var olabileceğini öğrenir. Reisin hikâyesi ise matemi tutulamayan bir iktidar kaybı.
Kaybı kabul etmemek için gerçekliğin kendisini bükmeye, ertelemeye, şiddetle geciktirmeye çalışan birinin hikâyesi. Kiraz'ın koşulsuz bağı, çiğ köftenin bağımsız emeği, çizmenin satılabilirliği, hepsi, tek bir şeyin üç görünümüydü. Ağalığı çökse de Ağa'nın elinde kalan bir şey vardı; sevilen, emek veren, kendi ayakları üzerinde duran bir özne.
Reisin ise iktidardan geriye kalacak böyle bir benliği yok; kaybedecek bir "kendisi" olmadığı için kaybı için yas tutmak yerine inkâr ediyor. Ağa'nın filmi bir kabullenişle biter çünkü ağalık, kaybedilebilecek bir roldür. Reisin filmiyse mez, çünkü onun için iktidar bir rol değil, benliğin ta kendisi.
Benliğin kaybıysa asla "kabullenilebilir" bir şekilde sonlanamaz.