Yeniden Yapılanma
Gelenekle Hesaplaşmadan Gelecek Kurulmaz: Düşüncemiz Nerede Kırıldı, Nereden Başlamalı? Çevremize şöyle bir baktığımızda, sokakta, kahvehanede ya da üniversite amfilerinde yıllardır hep aynı sarsıcı sorunun sorulduğunu...
Gelenekle Hesaplaşmadan Gelecek Kurulmaz: Düşüncemiz Nerede Kırıldı, Nereden Başlamalı? Çevremize şöyle bir baktığımızda, sokakta, kahvehanede ya da üniversite amfilerinde yıllardır hep aynı sarsıcı sorunun sorulduğunu duyuyoruz: “Biz nerede hata yaptık?” Dünyada üretim ve düşünce biçimlerinin kökten değiştiği dönemleri kaçırdığımızdan beri derin bir bocalama içindeyiz. Sorunlar katlandıkça çözümü hep iki kolay ama çıkmaz yolda aradık: Ya dışarıdan hazır reçeteler ithal ettik ya da geçmişin şanlı sayfalarına sığınıp dünün cevaplarıyla bugünün yaralarını sarmaya çalıştık.
Oysa Faslı büyük düşünür Muhammed Âbid el-Câbirî’nin yıllar önce koyduğu teşhis bugün hâlâ dipdiri duruyor: Bizim asıl sorunumuz imkân veya kaynak yetersizliği değil; doğrudan doğruya bir zihniyet ve düşünme krizidir. Câbirî’nin İslam Aklının Yeniden Yapılandırılması eserinde sunduğu çarpıcı tahlilleri, bugün Müslüman toplumların önünde duran acil bir yol haritasına dönüştürmek zorundayız. Peki, Câbirî’nin işaret ettiği temel noktalar ışığında bugün ne yapmalı, nereden başlamalıyız?
Geçmişi Kutsamayı Bırakıp Kendi Dönemine Oturtmalıyız Bugün düşünce dünyamızın en zayıf noktası; dünün belirli toplumsal, siyasi ve ekonomik şartları altında üretilmiş insan ürünü yorumları, dinin değişmez ilkeleri kadar dokunulmaz saymasıdır. Bugün atılması gereken ilk adım, geçmişten kopmak değil; geçmişle düşünsel bir mesafe koyabilmektir. Yani yüzlerce yıl önce belirli şartlarda verilmiş bir kararı ya da izlenmiş bir yöntemi, bugünün karmaşık dünyasına “tek doğru” diye taşımaktan vazgeçmeliyiz.
Geçmişin metinleri dünün şartlarında okunmalı; dünün tecrübesi bugünün efendisi değil, ancak incelenip ders çıkarılacak bir birikimi olmalıdır. Şekilcilikten ve Gizemcilikten Çıkıp Akla Dönmeliyiz Câbirî, düşünce tarihimizi üç temel yaklaşım üzerinden açıklar: Metne ve sadece söze sıkışan Açıklayıcı Akıl, gizemci ve içsel aydınlanmayı esas alan Sezgisel Akıl ve neden-sonuç ilişkisine dayanan, kanıt arayan Kanıtlayıcı Akıl. Toplumlarımız yüzyıllardır şekilciliğin, lafızcılığın katı kalıpları ile kaderci gizemciliğin pasifliği arasında sıkışıp kaldı.
Neden-sonuç ilişkisini kuran, doğayı inceleyen, mantığı ve gözlemi merkeze alan kanıtlayıcı akıl ise ne yazık ki hep kenarda tutuldu. Bugün yapmamız gereken; düşünce dünyamızı şekilci kalıplardan kurtarıp, nesnel ve neden-sonuç ilişkisine dayanan akılcı bir zihniyete taşımaktır. İbn Rüşd ve İbn Haldun’un Mirasına Sahip Çıkmalıyız Tarihsel süreçte düşünce dünyamız, Doğu’nun daha içe kapanık, mistik ve şekilci çizgisini baskın kıldı.
Oysa Endülüs ve Kuzey Afrika hattında çok daha güçlü bir imkân doğmuştu: İbn Rüşd’ün sarsılmaz akılcılığı ve İbn Haldun’un toplumsal gerçekçiliği. İbn Rüşd, inanç ile aklın çatışmayacağını, aklın kendi alanında özgürce işlemesi gerektiğini savunuyordu. İbn Haldun ise toplumların ve devletlerin gidişatını, duygusal kalıplarla değil nesnel ve toplumsal yasalarla açıklıyordu.
Bugün Müslüman entelektüeller ve toplumlar, içe dönük ve aşırı duygusal sığınaklardan çıkıp İbn Rüşd gibi bir akılcılık ile İbn Haldun gibi bir toplumsal gerçekçilik üzerinde yeniden doğrulmak zorundadır. İnancı Siyasetin Meşruiyet Aracı Yapmaktan Vazgeçmeliyiz Câbirî’nin en cesur tespitlerinden biri de siyasal zihniyetimiz üzerinedir. Tarih boyunca siyasi iktidar kavgaları ve grup çıkarları, ne yazık ki kutsal metinlerin ve dinî kavramların arkasına gizlenerek meşrulaştırıldı.
Bugün atılması gereken en kritik adım; inancı, gündelik siyasetin ya da grup çıkarlarının bir aracı olmaktan çıkarmaktır. Siyaset; ahlak, adalet ve ortak akıl zemininde yürütülmeli; kutsal değerler siyasi sloganlara dönüştürülerek yıpratılmamalıdır. Müslüman dünya bugün hayati bir yol ayrımında.
Ya dışarıdan gelen fikirler karşısında eziklik hissedip kendi köklerini unutacak ya nostaljik bir geçmiş masalı içinde avunarak çağın gerisinde kalacak... Ya da Câbirî’nin gösterdiği yoldan giderek kendine özgü bir akılcılık inşa edecek. Geçmişi kutsamayı bıraktığımız, aklı metinlerin kölesi değil hakikatin arayıcısı kıldığımız, felsefe ve toplum bilimini düşüncemizin merkezine koyduğumuz gün; sadece krizden çıkmayacağız, çağa yeniden yön veren bir birikimi de ayağa kaldıracağız.



