Yedi yıl sonra aynı soru: Bu ne cüret?
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu bu hafta dünya gündeminin merkezindeydi. ABD ile Çin arasındaki rekabet, İran’a karşı savaş, Gazze ve Netanyahu’ya yönelik protestolar öne çıktı. Netanyahu kürsüye çıkarken...
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu bu hafta dünya gündeminin merkezindeydi. ABD ile Çin arasındaki rekabet, İran’a karşı savaş, Gazze ve Netanyahu’ya yönelik protestolar öne çıktı. Netanyahu kürsüye çıkarken delegasyonların salonu terk etmesi, Genel Kurulun en çok konuşulan sahnelerinden biri oldu.
Ukrayna ve Sudan’daki savaşlar, yapay zekânın denetimi ve BM’nin bütün bu krizler karşısındaki etkisizliği de tartışıldı. Farklı başlıkların altında ise aynı soru dolaşıyordu: Dünya siyasetini belirleyen kararların bedelini kim ödüyor? Enerji tedariki bu tartışmaların önemli bir parçasıydı.
Zira İran savaşı ve Hürmüz Boğazı’ndaki kriz, petrol ve doğal gaz akışının nasıl güvence altına alınacağı sorusunu yeniden öne çıkardı. Enerji tedariki İran’a yönelik saldırıların başladığı ilk günden beri savaşın ve pazarlığın doğrudan konusu olmuştu. Tedarikin kesilmesiyle ortaya çıkan sonuçlar ise tüm dünyada üretime ve gündelik hayata kadar uzanıyor.
∗∗∗ İklim meselesi de bu tablonun içinde ele alındı. Fosil yakıtlara bağımlılık, hem savaşların yarattığı tedarik sorunları hem de ekolojik yıkım üzerinden tartışıldı. BM Genel Sekreteri António Guterres, kirletenlerin bedel ödemesi gerektiğini vurguladı; gelişmiş ülkelere iklim değişikliğine uyum finansmanını artırma çağrısı yaptı.
İklim krizini savaş, eşitsizlik ve yapay zekâyla birlikte gücün nasıl ve kim tarafından kullanıldığı sorusuna bağladı. Böylece teknik hedeflerin ötesinde siyasal tercihlere de dikkat çekti. Bu çerçevede merakla beklenen konuşmacılardan biri de Nepal Başbakanı Balendra Shah idi.
Geçen yılki gençlik ayaklanmasının ardından mart ayında yapılan seçimlerden çıkarak göreve gelen Shah, henüz bir ay önce büyük bir sel felaketi yaşamış ülkesini temsil ediyordu. Bu çerçevede dünyaya ne söyleyeceği de önem taşıyordu. Shah, ülkesinin küresel emisyonlardaki payının çok düşük olmasına rağmen ağır bir bedel ödediğini anlattı.
Felaketin yolları, okulları, evleri ve geçim kaynaklarını yok ettiğini; Nepal’i yol açmadığı zararı onarmak için borçlanmak zorunda bıraktığını söyledi. Yeni krediler ve yetersiz hibelerle yetinilemeyeceğini belirterek yeterli, hibe temelli destek istedi. Nepal, Hindistan ve Çin arasında ortak izleme ve erken uyarı sistemlerini içeren bir Himalaya iklim dayanıklılığı mekanizması önerdi -bu bölgedeki taban hareketlerinin de dile getirdikleri bir öneriydi.
İklim adaletini, bedeli kimin ödediği kadar kararlarda kimin söz sahibi olduğuyla da ilişkilendirdi. ∗∗∗ Aynı günlerde New York’ta İklim Haftası düzenleniyordu. Bu çerçevede BM Genel Kurulu’yla eşzamanlı olarak gerçekleştirilen etkinlikler, hükümetleri, şirketleri, uzmanları ve sivil toplum temsilcilerini buluşturdu.
Burası iklim politikalarının yanı sıra sermayenin, piyasaların ve yatırımların yönünün tartışıldığı bir alandı. Kurumsal programın dili de düşük karbonlu ekonomi, enerji güvenliği ve iş dünyasının dönüşümdeki rolü etrafında kuruluyor. Ancak şirketlerin çözümün aktörleri olarak yer aldığı bu buluşmalar da itirazlara sahne oldu.
Örneğin öğrenciler Nvidia panelini veri merkezlerinin çevresel etkileri ve şirketin İsrail’le ilişkileri nedeniyle protesto etti. Bu protesto, savaş ve iklim tartışmalarının şirketlerin faaliyetlerinde nasıl kesiştiğini de gösteriyordu. Teknoloji yatırımlarının hangi ihtiyaçlara hizmet ettiği, enerji ve su kullanımının bedelini kimlerin üstlendiği, şirketlerin nasıl bir gelecek üzerinde söz sahibi olduğu da iklim siyasetinin konusu.
Dahası bu hafta, Greta Thunberg’in 23 Eylül 2019’da BM İklim Eylemi Zirvesi’nde yaptığı konuşmanın yedinci yıldönümüydü. O gün Greta, dünya liderlerine “How dare you?” diye seslenmişti: “Bu ne cüret?” İnsanların ve ekosistemlerin uğradığı yıkım karşısında para ve sınırsız büyüme vaatlerinin konuşulmasına itiraz ediyordu. Aradan geçen sürede iklim hakkında konuşmanın, iklim hedefleri açıklamanın ve yeşil yatırımlar duyurmanın olağanlaşması sorunun yanıtlandığı anlamına gelmiyor.
Asıl ölçü, bu hedeflerle şirketlerin büyüme planları çatıştığında hangi kararın öncelikli hale geldiği. İklim adaleti çağrısı, bu öncelik sırasını ve karar alma süreçlerini de değiştirmeyi gerektiriyor. New York’tan yaklaşan COP31’e taşınması gereken de bu tartışma.
Kaynakların kullanımını ve üretimin yönünü belirleyen kararların değişmesi gerekiyor. Bunun için zarar gören toplulukların, emekçilerin ve geniş halk kesimlerinin taleplerini, bu kararlar üzerinde etkili olacak bir siyasal güce dönüştürmek gerekiyor. Greta’nın sorusu hâlâ yerinde duruyor.
Bugün mesele, sorumlulardan hesap soracak ve halkın ihtiyaçlarını esas alan kararların alınmasını sağlayacak bu gücün nasıl kurulacağı.



