Yazarların geçinebilecekleri bir hayatları var mı?
Özge DOĞAR Türkiye’de yazar olmak ne demek? Bir kitabın kapağında adınızın yazması mı? Kitap fuarlarında okurlarla buluşmak, imza günlerinde fotoğraf çektirmek, söyleşilerde edebiyatın geleceğini konuşmak mı? Peki,...
Özge DOĞAR Türkiye’de yazar olmak ne demek? Bir kitabın kapağında adınızın yazması mı? Kitap fuarlarında okurlarla buluşmak, imza günlerinde fotoğraf çektirmek, söyleşilerde edebiyatın geleceğini konuşmak mı?
Peki, bütün bunların ardından eve döndüğünüzde kirayı, faturaları, mutfak masraflarını düşünmek, yazardan bağımsız mı? Dünya Yazarlar Günü’nde belki de en az sorulan soruyu soralım: Bir yazar, yazdığı kitaplarla geçinebiliyor mu? Yazar olmayı, romantikleştiriyoruz çoğu zaman bunu da seviyoruz.
İlhamdan, hayal gücünden, sözcüklerin büyüsünden söz ediyoruz. Oysa yazmak yalnızca bir tutku değil; araştırma, düşünme, gözlem, yeniden yazma ve vazgeçmeden sürdürme emeği. Mesai saati yok, hafta sonu tatili yok.
Ekonomik karşılığı da belirsiz. Bir kitabın ortaya çıkması aylar, bazen yıllar alıyor. Yazar yazıyor, siliyor, yeniden başlıyor.
Kitap yayımlanıyor, okurla buluşuyor. Belki güzel eleştiriler alıyor, bir ödüle aday gösteriliyor. Ama bunların hiçbiri yazarın geçimini sağladığı anlamına gelmiyor.
KİTABIN FİYATI İLE YAZARIN GELİRİ AYNI ŞEY DEĞİL Basit bir hesap yapalım. Kapak fiyatı 250 lira olan bir kitabın telifi, bu fiyatın yüzde 7’si üzerinden hesaplanıyorsa yazara satılan her nüsha için brüt 17 lira 50 kuruş düşüyor. Bin kitap satıldığında 17 bin 500 lira.
Bu, bütün yazarların aynı oranı aldığı anlamına gelmiyor; sözleşmelerde farklı oranlar, indirimler ve hesaplama esasları bulunabiliyor. Yine de örnek, bir kitabın etiket fiyatıyla yazarın eline geçen tutar arasındaki mesafeyi gösteriyor. Üstelik kitabın basılması ile satılması aynı şey değil.
Baskı adedi, gerçek satış, iadeler, telif hesaplarının şeffaflığı ve ödemenin zamanı birbirinden farklı meseleler. Yazar, kitabının kaç okura ulaştığını öğrenmek için bile kimi zaman yayınevinden gelecek açıklamayı bekliyor. Emeğinin karşılığını konuşmak, edebiyatın değerini azaltmıyor; tam tersine onu üreten kişinin haklarını görünür kılıyor.
GÜNDÜZ GEÇİNMEK, GECE YAZMAK Bugün pek çok yazar aynı zamanda öğretmen, editör, çevirmen, gazeteci, akademisyen ya da başka bir mesleğin emekçisi. Gündüz çalışıyor, gece romanına dönüyor. Hafta sonunu dosyasına ayırıyor.
Yazarlık, hayatı sürdüren işin yanına sıkıştırılmış ikinci bir mesaiye dönüşüyor. Burada yalnızca yorgunluktan söz etmiyorum. Zamanın kimlere ait olduğundan da söz ediyorum.
Ev içi bakım yükünü üstlenen, birden fazla işte çalışan, çalışma alanı bulunmayan ya da gelir güvencesi olmayan birinin yazmaya ayırabileceği zamanla ekonomik olanakları geniş birinin zamanı eşit değil. “Yeterince isteyen yazar” demek, bu eşitsizliği ortadan kaldırmıyor. O halde soruyu değiştiriyorum: Kimler yazabiliyor, kimler yazmak istediği hâlde vazgeçiyor?
Hangi hikâyeler, onları anlatacak kişinin geçinme mücadelesi yüzünden hiç kâğıda dökülemiyor? Edebiyatın çeşitliliği, yalnızca yayımlanan kitapların sayısıyla değil, yazabilme imkânının ne kadar adil dağıldığıyla da ilgili değil mi? ALKIŞIN KARŞILIĞI TELİF DEĞİL Yazardan çoğu zaman, görünür olması bekleniyor.
Kitabını duyursun, sosyal medyada paylaşsın, fuara katılsın, söyleşiye gelsin, okulda çocuklarla buluşsun. Bunların her biri değerli karşılaşmalar olabilir. Ancak yol masrafı, hazırlık süresi ve emeği hesaba katılmadan yapılan davetler, “tanıtım fırsatı” adı altında ücretsiz çalışmayı olağanlaştırabiliyor.
Özellikle yeni yazarlar için “Adını duyurmuş olursun” cümlesi kolayca bir ödeme biçimine dönüşüyor. Oysa görünürlük kira ödemiyor. Alkış, market alışverişinin yerini tutmuyor.
Bir yazarın emeğine saygı duymak, onu ücretsiz çalışmaya ikna etmek değil, katkısının karşılığını hakkaniyetle belirlemek demek, değil mi? Elbette yayıncılık zincirinde yalnızca yazar yok. Editörün, çizerin, çevirmenin, tasarımcının, matbaa çalışanının, dağıtımcının ve kitapçının da emeği var.
Kâğıt ve üretim maliyetleri, dağıtım ve satış koşulları yayıncılar üzerinde baskı oluşturabiliyor. Ancak bu gerçek, yaratıcı emeğin en kolay vazgeçilen gider kalemine dönüşmesini haklı çıkarmaz. Sorun, zincirin halkalarını birbirine düşürmeden adil paylaşım yolları aramak.
ÇOCUKLAR İÇİN YAZMAK DA EMEK Çocuk edebiyatında bu tartışma ayrı bir önem taşıyor. Çocuklar için yazmak bazen kısa cümleler kurmak, birkaç sevimli karakter yaratmak kadar kolay sanılıyor. Oysa çocuğun dünyasını anlamak, onun sesini yetişkinin öğütlerine boğmadan duyurmak, edebî dili ve estetik niteliği korumak ciddi bir birikim gerektiriyor.
Çocuk kitaplarından okuma sevgisi, empati, eleştirel düşünme, hayal gücü bekliyoruz. Okullarda okuma saatleri düzenliyor, ailelere kitap öneriyoruz. Peki, bu kitapları yazan insanların hangi koşullarda ürettiğini merak ediyor muyuz?
Çocuğa nitelikli edebiyat sunmayı savunurken o edebiyatın üreticisinin emeğini değersizleştirmek büyük bir çelişki değil mi? Bir yazarın okul buluşmasına hazırlanması, yalnızca sahnede geçirdiği kırk dakikadan ibaret mi? Okurların yaşını, sorularını, etkinliğin içeriğini düşünür.
Kimi zaman atölye tasarlar, materyal hazırlar, yolculuk yapar. Çocuklarla kurulan ilişkinin kıymeti, bu emeğin ücretsiz olması gerektiği anlamına gelmez. KUTLAMADAN ÖTEYE GEÇMEK Yazarların ihtiyaç duyduğu şey yalnızca daha çok övgü değil.
Anlaşılır ve adil sözleşmeler, düzenli telif bildirimleri, zamanında ödemeler, hak ihlallerine karşı başvurabilecekleri etkili yollar ve yazmaya zaman ayırabilecekleri koşullar. Kütüphanelerin güçlendirilmesi, edebiyat üretimini destekleyen programlar ve kamusal kültür politikaları da bu tartışmanın parçası olmalı. Okurların kitap satın alması elbette önemli.
Ama sorumluluğu yalnızca okura yükleyemeyiz. Yayıncıların, kültür kurumlarının, yerel yönetimlerin, okulların ve ilgili kamu kurumlarının da emeği gözeten uygulamalar geliştirmesi gerekiyor. Bir yazarın hakkını istemesi ayıp değil; emeğinin karşılığını konuşmak sanatın büyüsünü bozmuyor.
Bugün Dünya Yazarlar Günü. Kitaplardan, hikâyelerden, edebiyatın hayatımızı değiştiren gücünden söz edelim. Fakat kutlama mesajlarının arasına bir soru da bırakalım: Yazarların bir günü var.
Peki, yalnızca yazarak yaşayabilecekleri bir hayatları var mı? Çünkü edebiyatın geleceğini konuşacaksak önce onu var eden insanların bugün nasıl yaşadığını konuşmalıyız. Yazarların yalnızca kalemlerine değil, o kalemi özgürce kullanabilecekleri yaşam koşullarına da ihtiyacı var.



