En zor konuların üstesinden gelmeye namzet olanların asırlara çizdiği çizginin ne anlama geldiğini yordu insanoğlu. Sonra varlığının temeline eğildiğinde gördü ki yazgının çizgisi onun görüp göremediği her yerde. Bazen saçlarını yolarcasına pişman olur yaptıklarına, bazen dertli yüreğinin acımasıyla akıtır göz yaşını, usulca.
Neyi yanlış yaptığını, nerede hataya battığını sorgular durur. Sonra kader mevzusunda kalır, durur. İnsan, geçmişiyle hesaplaşırken kaderin kuşatılmışlığını unutur ya da kuşatılmışlığın çaresini kaderi geçmek olduğunu düşünür.
İnsan kader dairesinden çıkar da yine kader dairesine çıkar. Bu, yaptıklarının ve eylediklerinin tastamam tahakküm altında olduğu manasından değil de hürriyet ve özgürlük meşalesinin de o dairenin izni neticesinde yanabilidiğini anlaması noktasında düğümlenir. Kaderi ok, avcı, av ve yay metaforu üzerinden daha önce yorumladığımız yazının ortaya çıkardığı gerçeği idrak etme belki de pek çok olguyu daha sarih bir şekilde anlamamıza vesile olacaktır.
Ancak biz yine de biliyoruz ki insan aslında iki sonsuzluğun arasında gidip gelen belki de iki sonsuz arasında asılı kalan canlıdır. O, ne tamamen kendi yazdığı hikayenin kahramanı, ne de iradesiz bir yaşamın figüranı. Kalemi elinde bir yazar, ama kağıdın tamamını görme vukufiyetinden mahrum.
Yolu önünde bir yolcu ama ufku haiz değil. Bu nedenledir ki insan, kaderin içinde iradesini, iradesinin içinde kaderi taşır. Hamal olmanın yorgunluğunu tadarak efendi olmanın gururuna varır.
İnsanı çoğu zaman geçmişinde veremediği kararlar yorar. İstikbalin ufkunu karartan da işte bu pişmanlıklardır. Cesaretinin erişemediği noktaya bugünün penceresinden bakarak kendini suçlar.
Kendi vicdan zindanında hapsolmuş bir mahkum konumunu kabul etmek hiç de kolay değildir! Veremediği kararların kaderden hâli olduğu varsayımı ve daireden çıkılabileceği zannı onu karanlık dehlizlerin müdavimi kılar. Her şeyi dairenin sahibine yüklemek ne kadar doğrudur, vesvesesi kimi yanlışları doğrultur.
Hatta öyle bir an gelir ki kaderin kadere mağlup olduğunu ve kendi kaderini kendi kadersizliğinin belirlediğini iddia eder. Öyle değil midir ki şu an onu bu konumda tutan ve belki de arzuladığı konumu kendisine haram kıldıran kaderin bizatihi kendisidir. Sonra inkar mesabesinde sözlerin dayanağını arzulayarak için için erir.
Nedamet ateşinde kavrulur. Geçmiş zaman olur ki sığındığı gölgelerin serap olduğunu şimdi kavrar. Ama işin makro düzlemde dairenin dışında hiçbir şeyin zuhur edemeyeceği hakikatinin var olduğu idraki belki bir nebze de olsa sükunet şerbeti sunsa da bu sefer istikbalinin meçhuliyeti zihni kurcalar.
Kalbi rahatsız eder. Ya gelen fırsatının bir daha gelebileceği ihtmali yoksa? Ya gelen fırsat bu sefer sahibini kucaklamazsa?
İşte bu düşünceler onun kader planını tam manasıyla kavrayamamasından mı neşet eder yoksa kaderi anlamak istememesinden mi doğar bilinmez ama geçmişten bugüne gelene değin yaşadığı fırtınaların, depremlerin ve heyelanların ruhunun keyfiyetine vermiş olduğu hasar yine kendi dünyasında belirir. Bu süre zarfında belki de yaşadığı pek çok güzelliğin anlamını kavrayamaması onun bu karanlık dehlizlerde ışık aramasından kaynaklanan bir hata mıdır? İnsan dairenin dışına çıkmak için bu saatten sonra gayret edeceğine ve bu anlamda şecaat zırhına bürüneceğine yemin etse ve kendisini tecrit ettiğini düşünse, zinciri kırmak için eline bir balta alsa dahi bilmelidir ki aldığı balta kendisini zincirleyenin çeliğinden yapılmıştır.
Dolayısıyla kaçtığı kehanet, koştuğu sokak lambasının altında onu bekler. İnsan, dairenin dışına çıkmak için fırtınalar koparsa da kimi zaman kopardığı fırtına aynı gökyüzünün altında eğilen o sarsılmaz dairenin içerisinde savrulur. Sürgün de bir rotadır, kaçış da bir yazgıdır.
Daireden kurtulduğunu sanan gölge, gün devrildiğinde yine kendi sahibinin ayaklarına kapanır. Çizilen çizginin ne anlama geldiğini anlamak adına kafa yoranların ne anlam ortaya koyduklarını hülasa edecek olursak çok rahat bir şekilde şunu söyeleyebiliriz ki insan varlığıyla dairede mahkum, iradesiyle hürriyet sahibi, özgürlüğü mutlak irade duvarlarıyla mahdut bir canlıdır. Dolayısıyla ne geçmişin pişmanlığı yürek kavurmalı ne geleceğin meçhuliyeti zihni yormalı.
Gel de bunu sen yap diyenlere bu satırların sahibinin vereceği cevap bellidir : Yapabilseydim yazar mıydım hiç!? FATİH GİLİK – 17 EYLÜL 2026/ 6 R.ÂHİR 1448 – PERŞEMBE