Gündem

Verginin ağırlığı büyük gelirlere kaymalı

Türkiye’de sosyal harcamalar, eğitim veya sanayinin dönüşümü gündeme geldiğinde tartışma çoğu zaman aynı yerde bitiyor: Kaynak yok. Oysa kamunun kimden ne kadar vergi topladığına bakmadan verilen bu yanıt eksik....

2 okuma

Türkiye’de sosyal harcamalar, eğitim veya sanayinin dönüşümü gündeme geldiğinde tartışma çoğu zaman aynı yerde bitiyor: Kaynak yok. Oysa kamunun kimden ne kadar vergi topladığına bakmadan verilen bu yanıt eksik. Ücretinden vergi kesilen, ardından harcadığı paradan yeniden vergi ödeyen geniş kesimler zaten önemli bir yük taşıyor.

Şimdi yüksek gelir sahiplerinin daha fazla katkı yapmasını planlama zamanı. ABD’de milyarderlerin vergilendirilmesini savunan Nobel ödülü ekonomistlerin çağrısından alınacak temel fikir de bu. Büyük servetlerin oluşmasında girişimcilik kadar kamunun sağladığı teşvikler, eğitim, altyapı, hukuk düzeni ve ekonomik güvenceler var.

Bu birikimin daha büyük bölümünün topluma dönmesini istemek, üretim ve yatırım karşıtlığı değil. Ekonominin geleceğini ve toplumsal adaleti birlikte gözeten bir tercih. Türkiye’nin aynı vergi modelini uygulaması gerekmiyor.

Önceliğimiz, faiz, kira, temettü ve varlık satışlarından çok yüksek gelir elde edenlerin kazançlarını daha adil vergilendirmek olmalı. Küçük tasarruf sahibini koruyan, büyük gelirlerden ise gelir arttıkça daha yüksek oranda vergi alan bir sistem kurulabilir. 2018’den bu yana yaşanan ekonomik dalgalanmalar herkesi aynı biçimde etkilemedi.

Düşük faizle borçlanabilenlerin avantaj sağladığı dönemleri KKM, ardından yüksek faiz dönemi izledi. Varlığı ve finansmana erişimi olanlar birikimlerini korumak için farklı araçlara yönelebildi. Ücretine bağımlı kesimlerin ise enflasyon karşısındaki hareket alanı çok sınırlıydı.

KKM bu ayrışmanın en açık örneklerinden biri. Devlet, mevduat sahiplerinin kur riskinin bir bölümünü üstlendi. TCMB Başkanı’nın Meclis’te açıkladığı rakamlara göre bankanın KKM giderleri 2023–2025 döneminde toplam 1,2 trilyon TL’yi aştı.

Bu tutar Hazine ödemelerini içermiyor. Birikimi olmayanın yararlanamadığı bir güvence için bu büyüklükte kaynak kullanılabiliyorsa, yüksek gelir sahiplerinden sosyal hizmetlere ve üretken yatırımlara daha fazla katkı istenmesi de son derece meşru. Elbette yüksek nominal faiz gelirinin tamamı gerçek kazanç değil.

Enflasyon anaparayı aşındırırken faizin bir bölümü bu kaybı karşılıyor. Fakat emeklilik birikimini korumaya çalışanla büyük bir portföyden milyonlarca lira gelir elde edeni aynı şekilde vergilendirmek doğru değil. Değişiklik, küçük birikime yeni yük getirmek yerine çok büyük gelirlerde ödeme gücünü esas almalı.

Bugünkü sistemin önemli sorunu, gelirin kaynağına göre farklı vergi yolları olması. Ücret artan oranlı tarifeden vergilendirilirken birçok finansal gelir, kaynağında yapılan kesintiyle vergi hesabını kapatıyor. Kişinin toplam kazancı ne kadar büyürse büyüsün, bu gelirler aynı yıllık hesapta birleşmiyor.

Dolayısıyla yalnızca en üst vergi oranını artırmak yeterli değil; büyük gelirlerin bütüncül biçimde vergilendirilmesi gerekiyor. Çözüm, yüksek gelir sahiplerinin faiz, kira, temettü ve gerçekleşmiş değer artışı kazançlarını birlikte değerlendiren bir yapı. Bunun uygulanabilir örnekleri var.

ABD/Massachusetts, yüksek yıllık gelirin belirli bir eşiği aşan bölümünden %4 ek vergi alıyor ve kaynağı eğitim ile ulaştırmaya ayırıyor. Brezilya ise düşük gelirlilerin vergi yükünü azaltırken yüksek gelirliler için asgari vergileme uyguluyor. Yani bir yandan düşük gelirli kesimlerin elinde kalan geliri artırmayı, diğer yandan yüksek gelir elde edenlerin en az belirli bir düzeyde vergi ödemesini sağlama hedefinde.

Bu yaklaşımın siyasal anlamı, kamu kaynaklarını artırırken yükü ödeme gücü daha yüksek olan kesimlere yöneltmek. Bu örneklerin ortak mesajı açık: Toplumun çoğunluğunu rahatlatmak için en yüksek gelirlerden daha fazla katkı alınması şart. Türkiye’de bu gereklilik tüketim vergilerinin ağırlığında görülüyor.

Hazine ve Maliye Bakanlığına göre dolaylı vergilerin toplam vergi gelirlerindeki payı %63-65 arasında değişiyor. Gelirinin neredeyse tamamını temel ihtiyaçlarına harcayan bir hane, bu yükü çok daha ağır hissediyor. Vergi adaletini düzeltmek için ücret üzerindeki yükün ve zorunlu tüketimden alınan vergilerin hafiflemesi gerekiyor.

Bunun kalıcı kaynağı da bütünleşik bakılan yüksek gelirlerin daha etkin vergilendirilmesi olmalı. Toplanacak paranın nereye harcanacağı en az kimden alınacağı kadar önemli. Kreş, okul yemeği, bakım hizmetleri, sağlık ve işsizlik desteği genişletilmeli.

Hedef olarak bugünkü yoksulluğu hafifletmek kadar çocukların gelişimini, kadınların çalışabilmesini ve ailelerin ekonomik dayanıklılığını da desteklemek önemli. Yeni kaynak aynı zamanda sanayinin dönüşümüne yönelmeli. Enerji verimliliği, mesleki eğitim, teknoloji ve araştırma yatırımları için daha fazla kamu desteği gerekiyor.

Ancak destekler ayrıcalıklı şirketlere kaynak aktarmanın yeni yolu olmamalı. Verilen paranın yatırım, üretkenlik ve istihdam olarak karşılığı izlenmeli; taahhüdünü yerine getirmeyen desteği kaybetmeli. Böyle bir reform öngörülebilir olmalı.

Geçmiş sözleşmeleri geriye dönük değiştirmek yerine gelecekteki gelirleri kapsamalı. Vergiden kaçınmayı önleyecek denetimle desteklenmeli, tahsil edilen kaynak ve harcamalar şeffaflaşmalı. Kalıcı sosyal harcamalar da gerçekçi gelir hesaplarına dayanmalı.

Türkiye’nin bu tartışmayı erteleyecek zamanı yok. Ekonomik istikrarın maliyeti yıllardır ücretliye, tüketiciye ve küçük işletmeye yükleniyor. Yüksek gelirlerin daha fazla katkı yaptığı bir düzen, hem bu yükü paylaşabilir hem de geleceğin üretim kapasitesini finanse edebilir.

Kaynak ararken aynı kesimlerin cebine yeniden uzanmak yerine, ödeme gücünün en yüksek olduğu yere bakmanın zamanı geldi.

İlgili Haberler