Sansürün tuhaf bir işleyişi vardır. Susturmak istediği şeyi daha çok duyurması, görünmez kılmaya çalıştığı şeyi görünür hale getirmesi, yasakladığı şarkıyı daha çok dinletmesi, soruşturduğu sanatçıyı daha çok merak ettirmesi, hedef gösterdiği gösterinin önünde daha uzun kuyruklar oluşturması… Mabel Matiz’in “Ha Leylim” şarkısı hakkında açılan soruşturma bunun son örneği. İki gün önce İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, sanatçı Mabel Matiz’in yayınladığı “Ha Leylim” şarkısına çekilen klip ve şarkı sözleri nedeniyle “müstehcenlik” soruşturması başlattı.
Şarkı, soruşturma kararından önce de dinleniyordu. Ancak soruşturmanın ardından milyonlarca insanın dikkatini daha fazla çekti. Kararın ardından şarkının görüntülenmelerinde yaşanan sıçrama, sansürün kendi amacını nasıl boşa düşürebildiğini gösteren çarpıcı bir örnek.
İşte Streisand Etkisi tam da böyle çalışıyor. Bir şeyi ne kadar gizlemeye, bastırmaya ya da görünmez kılmaya çalışırsanız, onu o kadar geniş bir kitlenin merakına sunuyorsunuz. Sansür, bazen kendi reklamını yapan en etkili araç haline geliyor.
Bir sanat eserinin önüne “bakmayın” tabelası diktiğinizde, insanların ilk yaptığı şey o tabelanın arkasında ne olduğunu merak etmek oluyor. Sansürün paradoksu da burada yani yasakladığınız şey, halkın merak ettiği şeye dönüşüyor. Ama mesele yalnızca bir şarkının kaç kez dinlendiği değil.
Asıl mesele, siyasal iktidarın ve yargının bir sanat eserine hangi gözle baktığıdır. Sanatın, mizahın, müziğin, edebiyatın, bedenin, sözün ve hatta kahkahanın sürekli olarak “Acaba suç mu?” sorusuyla karşı karşıya bırakıldığı bir ülkede, yalnızca sanatçılar değil, toplumun tamamı yoksullaşır. AKP iktidarı boyunca yalnızca cebimizden değil, sanatımızdan, kültürümüzden ve özgürlük duygumuzdan da peyderpey yoksullaştık.
Sanatın üzerinde sürekli bir kriminalizasyon gölgesi dolaşıyor. Bittabi bu gölge yalnızca müzisyenlerin üzerine düşmüyor. Komedyen Deniz Göktaş’ın “Ölü Deniz” adlı politik mizah gösterisi bunun en çarpıcı örneklerinden biri.
Göktaş’ın gösterisi sonrasında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından “halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılama” iddiasıyla soruşturma başlatıldı. Ardından soruşturmaya “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlaması da eklendi. Göktaş, hakkında yürütülen soruşturmayı öğrendikten sonra Türkiye’ye döndü ve 2 Temmuz’da İstanbul Havalimanı’nda gözaltına alındı ve 3 Temmuz’da tutuklandı.
Harbiye Açıkhava’da sahnelediği ve daha sonra YouTube’da yayınlanan “Ölü Deniz” gösterisi yaklaşık 12,5 milyon kez izlendi. Ardından gösterinin YouTube videosuna 5651 sayılı Kanun’un 8/A maddesi kapsamında erişim engeli getirildi. Video, YouTube tarafından o aşamada Türkiye’den görünmez hale getirilmemişti.
Yani sansür yine aynı paradoksla karşılaştı. Susturulmak istenen komedyenin gösterisi milyonlarca kişiye ulaştı. Mizahın başına gelenle müziğin başına gelen birbirinden bağımsız değil.
Çünkü siyasal iktidarlar en çok kendileriyle dalga geçilmesinden, insanların korkmadan konuşmasından ve sanatın soru sormasından hoşlanmaz. Oysa hukukun görevi insanların zevklerini denetlemek değildir. Ceza hukukunun sınırları, siyasal veya ahlaki hoşnutsuzlukların sınırsızca genişletilebileceği bir alan değildir.
Deniz Göktaş örneğinde politik mizahın hedef alınması, Mabel Matiz örneğinde bir şarkının ve klibin soruşturma konusu yapılması bize aynı soruyu yeniden sorduruyor: Sanatçı, üretirken önce sanatını mı düşünecek, yoksa savcılığın ne düşüneceğini mi? Bir komedyen şakasını yapmadan önce savcılığı, bir yazar cümlesini kurmadan önce soruşturmayı, bir müzisyen klibini çekmeden önce ceza maddesini düşünmeye başlıyorsa, sansür hedefine ulaşmış demektir. Çünkü herkesi cezalandırmaya gerek yok, birkaç kişiyi cezalandırmak, binlerce kişinin kendisini sansürlemesine yetebilir.
Ama sansürün hesaplayamadığı hususlar var. İnsan merakı. İnsan yaratıcılığı.
Ve insanın özgür olma isteği. Sansürün karşısında yapılacak şey de yalnızca “yasaklamayın” demek değildir. Asıl mesele, korkunun gündelik hayatın diline yerleşmesine izin vermemektir.
Bugün hedef gösterilen bir sanatçı yarın bizim özgürlüğümüzün sınırını belirleyecek çizginin ötesinde duruyor olabilir. Bu nedenle mesele tek tek sanatçılar da değildir. Mesele, nasıl bir ülkede yaşamak istediğimizdir.
Sözün suçtan, kahkahanın tehditten, şarkının delilden, sanatın soruşturma dosyasından önce geldiği bir ülkede mi? Yoksa herkesin konuşmadan önce etrafına bakındığı, herkesin kendi cümlesinin savcısını zihninde taşıdığı bir ülkede mi?