Ekonomi

Üç sayıya sıkıştınız

Adeta bir “Şeytan Üçgeni”ne hapsettiniz memleketi... Öyle bir meş’um üçgen ki bu, üç köşesinde birbirinden menhus o üç sayı yazıyor:  299/1, 216/1, 217/A İlkinden başlayalım: 299/1… Ülkeyi yöneten “tek kişilik iradeye...

1 okuma

Adeta bir “Şeytan Üçgeni”ne hapsettiniz memleketi... Öyle bir meş’um üçgen ki bu, üç köşesinde birbirinden menhus o üç sayı yazıyor:  299/1, 216/1, 217/A İlkinden başlayalım: 299/1… Ülkeyi yöneten “tek kişilik iradeye hakaret” diye bir suç tanımlamışsınız. Yan bakanın üzerine, adeta şu meşhur “ördek fıkrası”ndaki gibi çökmeye çalışıyorsunuz. Hani, adam parkta otururken gökyüzüne bakmış, “hava da bulutlanıyor” demiş.

Yanındaki öfkeyle fırlamış ayağa, “Sen şimdi bana ördek mi dedin?” diye bağırmaya başlamış. “Nasıl yani?” diye şaşalamış öteki. “Nasılı var mı ulan?” diye bastırmış öfkeli… “Şimdi, hava bulutlanınca ne olur?

Yağmur yağar. Yağmur yağınca ne olur? Bir sürü su birikintisi oluşur.

Oraya da ördekler üşüşür, yüzmeye başlarlar. Yani bana ördek demek istedin sen!..” Tam bu hesap. Abuk sabuk gerekçelerle insanları zindana tıkıyorsunuz.

İktidarınızın yanlışlarını sadece eleştirenleri değil, eleştirme potansiyeli olanları bile, sudan gerekçelerle (bak şimdi, “sudan” dedim, hemen “ördek” çağrışımı yapmasın) içeri atmanın peşindesiniz. Benim başıma geldi de oradan biliyorum. “Kötü bir senaristten” sözettim bir gün.

Onursuz “Minik” muhbirin teki, “Sen O’nu kastettin” diye ihbar etti de, yargı önüne çıktım. Sonra beraat ettim. Şimdi istinafta galiba?

Bir başka meş’um sayı da: 216/1 “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçu… Yine, “Sizden hoşnut olmayan herhangi birinin, herhangi bir şeyi eleştirmesi” size göre “kin ve düşmanlık” sayılıyor. O da başıma geldi. Tecrübeliyim.

“Birilerinin kin ve düşmanlık dolu eylemlerini eleştirdiğim, mezhepsel kavgaların nasıl büyük bir belâ olduğuna dikkat çektiğim” için de yargılandım. Vallahi… Şaka gibi, ama gerçek. Ondan da beraat ettim.

Ortada tek bir kelime hakaret olmadığı halde, “Siz şöylesiniz, böylesiniz, yanlış yerde duruyorsunuz, yanlış şeyleri savunuyorsunuz” gibi en masum cümleleri kuran insanları bile, “kapısına dayanıp, kelepçeleyip” içeri tıkıyorsunuz. Haftalarca, bazen aylarca iddianame hazırlamadan haksız yere emir parmaklıklar arkasında tutuyorsunuz. Sonra da mahkemelerde savunmasını bile doğru dürüst dinlemeden, bir kanıta bile bağlamadan mahkûm etmeye çalışıyorsunuz.

Üçgenin üçüncü köşesinde de 217/A yazıyor. Bakın, bundan hapis cezası aldım. Hani şu, yasa değişikliğini yaparken yemin billah “Vallahi sansür amaçlı çıkarmıyoruz.

Zaten medya ile bir ilgisi yok” diye yalan söylediğiniz ama ille de ve büyük bir iştahla gazetecilerin üzerine saldığınız yasa maddesi… Belgeli, tanıklı, tamamen gerçeklere dayalı haberleri bile, o haberlerin sosyal medyada elden ele zincirleme paylaşılan metinlerini bile yasaklamaya girişiyorsunuz. Anında “erişim engelleri, yayın yasakları” filan… En ağır yalanları siz yaydığınız halde, sizin ağzınızdan - kaleminizden - klavyenizden çıkmayan her türlü bilgi “yanıltıcı” sayılıyor. Bunun “alenen yayılması” da, suç gibi gösteriliyor.

Elinizden gelse “idamlık” bir suç ilan edeceksiniz. Gerçeklerin yayılmasından korkuyorsunuz. Ödünüz patlıyor.

Uykularınız kaçıyor. Gerçekler, sizin için kâbus muamelesi görüyor. Oysa ki siz, koca “kâbusa” dönüştürdünüz ülkeyi halk için.

Artık bu üç yasa maddesi, bu üç “sopa” olmadan, bu üçgenin içine tıkıştırmadan yönetemiyorsunuz memleketi. Bir de, Anayasa’nın ve ilgili yasaların insanlara tanıdığı en temel özgürlüklerden biri olan “itiraz etme, protesto etme ve gösteri yapma özgürlüğünü” çok görüyorsunuz insanlara. Anayasa 34 ve 2911 Sayılı Yasa’nın 3’ncü maddesi açıkça “Önceden izin almaksızın” diye vurguladığı ve “şiddet içermediği, kamu düzeni ve sağlığını tehdit etmediği müddetçe serbesttir haktır” dediği halde.

Hırsız patrondan hakkını alamayan emekçiyi yerlerde sürüklüyorsunuz. Ayrımcılığa uğradığı için siyasi iradeyi protesto eden gazileri ve şehit yakınlarını bile itip kakıyor dayak atıyorsunuz. Protez bacağını bile kırıyorsunuz, bu vatan için organlarını feda eden gazinin.

Hiç sızlamıyor yüreğiniz. Atanamayan öğretmene, bilimsel özerkliğin ihlal edildiğini haykıran akademisyene, barınma hakkına parasız eğitim hakkına sahip çıkmak isteyen öğrenciye, en temel hakkına “yaşam hakkına” dokunulmaması için feryat eden kadınlara, dört ayaklı dostlarının imhasına dur demek isteyenlere, doğasına – suyuna – ormanına – ağacına – toprağına sahip çıkmaya çalışan, arazisinin hırsız sömürge madencisine peşkeş çekilmesine itiraz eden köylüye, emekliye, doktora, mühendise, avukata, herkese  basıyorsunuz copu – gazı - plastik mermiyi. Kafa – göz girişiyorsunuz, adeta “Allah yarattı” demeden.

Mahkemeler, birer “adaletsizlik denizine” dönüştü sayenizde. Savunma hakkı denen şeyi bile “suç” haline getirdiniz. Mahpusane koğuşlarının tıka basa dolmasından faşist bir zevk alıyorsunuz.

Deniz bitti çünkü. Sonuna geldiniz yolun. Çoktan gelmiştiniz de… Artık yapay biçimde uzatmanın telaşındasınız.

Yalanlarınız, “mıncıklanmış” TÜİK verileriniz gerçeği örtemiyor. Sıvayamıyorsunuz güneşi, “faşist renkli balçıkla”. Halkın öfkesi, kimi gün madencinin baretinin yere vurduğunda çıkardığı “Tak!

Tak! Tak!” sesinde, kimi gün, “Kurtuluş Yok Tek Başına” şarkılarında, kimi gün “Yürüyelim Arkadaşlar!” marşının tınısında kulaklarınızı giderek daha çok tırmalamaya başlıyor. “Hürriyet” mücadelesi ivme kazandıkça, daha çok sarılıyorsunuz o lânet olasıca “üçgen mengeneye” Tarihin hiçbir döneminde “güneşin doğmaktan geri durmadığını” ve halkın mücadelesinin zorbaları her zaman yendiği gerçeğini hatırladıkça iyice deliye dönüyorsunuz.

Çareniz kalmadı artık. O yalana ve baskıya dayalı sermayeniz tükendi. Uzatmayın daha fazla.

Getirin sandığı.

İlgili Haberler