Tüm şablonlara itiraz eden bir roman
Ferhat ULUDERE Masadan firar eden karakterler, sayfaları sabote etmekle tehdit eden “asabi” metinler, fiziksel testlere sokulan kederler ve edebiyat tarihinin ustalarını kavgaya çağıran muzip bir hayal gücü… Akın Çetin,...
Ferhat ULUDERE Masadan firar eden karakterler, sayfaları sabote etmekle tehdit eden “asabi” metinler, fiziksel testlere sokulan kederler ve edebiyat tarihinin ustalarını kavgaya çağıran muzip bir hayal gücü… Akın Çetin, Edisyon Yayınları etiketiyle çıkan On Öykülük Ömür ile okuru alışıldık roman kalıplarının dışına çıkarıp kurmacanın kendi kurallarını koyduğu zengin bir labirente davet ediyor. Şablona sığamayan bu roman, yazma edimini hem trajikomik bir ölüm-kalım mücadelesine hem de yazarla metin arasında soluksuz bir güç savaşına dönüştürüyor. Akın Çetin ile On Öykülük Ömür’ü, metinlerin asabiyetini ve yazmanın yıkıp yeniden inşa eden doğasını konuştuk.
- On Öykülük Ömür, öykülerden doğmuş bir roman mı, yoksa roman formuna isyan eden parçalı bir anlatı mı? Öykülerden doğmuş bir roman. Hatta bunu “öykülerle ilgili bir roman” diye tanımlamayı çok seviyorum.
Anlatıcının öykünün kendisi olduğu, yazarın gözünden öyküleri gördüğümüz kadar öykünün gözünden de yazarı gördüğümüz bir anlatı. On Öykülük Ömür roman formuna isyan etmedi de, “Ben bu şablona sığamıyorum, kusura bakma,” dedi biraz. - Metinde yer alan "Asabi Öykü" doğrudan yazara ve editöre öfke kusuyor, hatta sayfaları sabote edeceğini söylüyor.
Bir metnin, yazarının ve editörünün müdahalesine direnmesi ve özerklik talep etmesi metaforu üzerinden, yazar-metin ilişkisindeki kontrol kaybını nasıl tanımlarsınız? Ebeveynlerin yürümeye yeni başlamış çocuklarını salmaları gibi metni de bazen salıp nereye gideceğini görmek iyi olabilir. Kedilerim mesela evde çok mutlu görünüyorlar ama kapıyı açık gördüklerinde de kaçıp gitmeden edemiyorlar.
Döndüklerinde sanki daha da rahatlamış gibiler. Yazar-metin ilişkisindeki kontrol kaybı da kaçınılmaz. İçerik müsaitse metne iyi de gelen bir şey.
Asabi Öykü de kendi deyimine göre Yazar’ın “köpeği olduğu” ilişkisi aldatılarak sonuçlandıktan sonra bunun yansıması olarak ortaya çıkıyor. Sonrasında kendisine çeşitli yönlendirmelerde bulunacak bir editörle çalışmaya pek müsait bir ruh halinde değil. Çünkü kendisinde “Yapma!” dedikçe daha da yapası gelen bir çocuğun hırsı var.
- Romandaki laboratuvarda öyküler keder, acı, öpüşme dayanımı veya sıkıcılık gibi fiziksel ve kimyasal testlere tabi tutuluyor. Edebiyatın tamamen öznel olan duygu dünyasını böylesine bir laboratuvar ortamına hapsetme fikri nasıl ortaya çıktı? On Öykülük Ömrü Kalan Adam’ın sevgisi ve sabrı Kadın tarafından bolca sınanıyor.
Dolayısıyla öyküleri de istemediği testlere maruz kalıyor. Kitabın olay örgüsü yalan ve aldatmaca üzerine kurulu. İddia edilen şeyin doğruluğunun elle tutulur sonuçlarla ispat edilebildiği bir düzenek gerekiyordu bana.
Kederli olduğunu iddia eden bir öykü gerçekten kederli mi, kedermetre ne diyor? Aynı zamanda öykü yazmanın ölüme neden olduğu bir evrende geçtiği için de bunların denetiminin yapıldığı bir kuruma ihtiyacım vardı. Yıllarca yaptığım ve kime anlatsam enteresan bulunan laboratuvarcılık mesleğinden esinlenerek öyle bir sistem oluşturdum.
- Metinde okuru birçok yazar selamlıyor. Bu zengin edebiyat kanonunu kurmaca birer oyuncağa veya dedektife dönüştürme fikrinin arkasında ne vardı? Arkadaşları kavgaya çağırmak gibi bir şeydi aslında.
Bu kitabın yaratımında hepsinin öyle veya böyle katkısı vardır. Yazmanın itici gücü okumak oluyor. Bahsi geçen yazarlar da beni yazmaya teşvik eden isimler.
Ayrıca Kadın ile On Öykülük Ömrü Kalan Adam’ın ilişkisinde de edebiyat önemli bir yer tutuyor. Aklıma gelen ilk isimlere saygı duruşunda bulunmak istedim. Gece odamda yazarken Wallace sanki arkadan beni izliyordu.
Zambra baştan spoiler verip gülüyordu. Keret zaten ninja gibi varlığını hissettirmeyip yollara kara delikler atabilecek birisi. Keret’in yeri çok başka bu arada.
Onun ilk olarak Siren Yayınları’ndan çıkan Gazze Blues’daki öykülerini okuyup vurulmuştum. Sonra onu taklit ederek öyküler yazmaya başladım. Yolumu bulmam konusunda sağlam bir referans oldu.
Yazabiliyor olmamı Keret’e borçluyum diyebilirim. - Öykünün fitilini ateşleyen ölü hamster “Godzilla”, hem yazarın sevgisini verecek bir nesne arayışını hem de kadının hayatına giriş anahtarını temsil ediyor. Godzilla sizin için sadece trajikomik bir evcil hayvan mı, yoksa karakterin dış dünyayla kuramadığı bağın bir sembolü mü?
Sonunda bir şeylerin “yıkılacağının” sembolü tam olarak. Hem duygusal hem fiziksel anlamda. İlişkinin başında aşk sandığımız şeyin sonunda anlamı yerle bir oluyor.
Ajanların ilk gittikleri yer kentsel dönüşüm yıkıntılarının olduğu bir şehir. Godzilla da belediyelere çok masraf çıkarmış bir arkadaş. Yazmak da bir şeyleri yıkıp yıkıp yeniden inşa etmek olduğundan Godzilla yakışıklı bir metafor olarak duruyor orada.
- Yayımlanmamış, yarım kalmış ya da bir dosyanın içinde unutulmuş öykülerin gittiği bir Öykü Cenneti tasavvuru var. Bir yazarın çöpe attığı, vazgeçtiği veya yarım bıraktığı taslaklarına karşı ahlaki bir sorumluluğu var mıdır? Burada biraz yaratan - yaratılan ilişkisi devreye giriyor.
Önce yaratıp sonra da sahipsiz bıraktığı için Yaratık’ı çok üzmüş bir Frankenstein olmak istemem. Yazdıklarım bir gün Frankenstein’ın peşine düşen Yaratık gibi peşime düşsünler istemem. Onun için gönderilenler kadar taslaklar hatta geri dönüşüm kutusuna karşı da bir sorumluluğum var.
Yapay zekaya soruyoruz mesela “Yarın öbür gün robotlar dünyayı ele geçirirse bana nasıl davranırsınız?” diye. Acaba aynı soruya yazdıklarımız nasıl yanıt verirdi? - Roman bittiğinde yazar gerçekten geriye sadece bir kâğıt yığını mı bırakır?
Temelde evrende yer kaplamış olduğunun fiziksel bir ispatını bırakmış olur bana kalırsa. Bundan yüz yıl sonra ben olmayacağım ama o roman yerime vekalet ediyor olacak. Son kullanma tarihimizin olmadığının ispatı.



