Ekonomi

Tarih bir tasarım malzemesi değildir

İletişim Yayınları’ndan çıkacak Tanıl Bora imzalı Devrimciler: ’78’liler: Bir Kuşak Biyografisi kitabının kapağı, daha kitap yayımlanmadan önemli bir tartışmaya yol açtı. Kapakta kullanılan tarihsel fotoğraftaki...

8 okuma

İletişim Yayınları’ndan çıkacak Tanıl Bora imzalı Devrimciler: ’78’liler: Bir Kuşak Biyografisi kitabının kapağı, daha kitap yayımlanmadan önemli bir tartışmaya yol açtı. Kapakta kullanılan tarihsel fotoğraftaki “Devrimci Yol” yazısı, dijital müdahaleyle “Devrimci Mücadele”ye dönüştürülmüştü. Yayınevi, kitabın tek bir örgüte değil dönemin tüm örgütlerine odaklanması nedeniyle fotoğrafın kapsamına uygun biçimde uyarlandığını, değişikliğin hak sahibinin bilgisi ve izniyle yapıldığını açıkladı.

Gelen tepkilerin ardından da kapağın değiştirileceğini duyurdu. Eleştirilere duyarsız kalınmaması, kulak verilmesi elbette olumlu bir tutum. Ancak tartışmayı yalnızca “bir hata yapıldı ve düzeltildi” diyerek kapatırsak üzerinde düşünmemiz gereken temel soru ve sorunları gözden kaçırırız.

Şu önemli soru üzerinde durulmasını önemsiyorum: Tarihsel bir belge, hazırlanmakta olan eserin kapsamına, tasarımına ya da anlatısına uygun hâle getirilmek üzere değiştirilebilir mi? Bir kitabın farklı siyasal örgütleri ve gelenekleri kapsaması, belirli bir tarihsel ânın belirgin kimliğini silmeye gerekçe olamaz. Yapılan savunu bu tercihi benim gözümde haklı çıkarmıyor.

Kapsayıcılık, farklı kimlikleri, tarihsel anları, katılımları ya da benimsenmeyen eğilimleri görünmez kılarak kurulamaz. O fotoğrafta taşınan pankart “Devrimci Yol” imzasını taşıyorsa, onu “Devrimci Mücadele”ye dönüştürmek yalnızca iki kelime üzerinde yapılmış bir grafik müdahale değil. Fotoğrafın kaydettiği siyasal özneye, ölümsüzleştirdiği ana, dönemin örgütsel gerçekliğine ve o pankartı taşıyan insanların iradesine oldukça da duyarsız ve kolaycı bir müdahale.

Hele o fotoğraf bir andan çok fazlasıysa. Bir dönem, bir hareket, bir aidiyet, özgürlük ve eşitlik uğruna ödenmiş bedeller varsa. Fotoğraf sahibinin izni, telif sorununu çözebilir; tarihsel hakikat sorununu çözmez.

Bir görüntünün kullanım hakkına sahip olmak, onun içindeki tarihi yeniden yazma hakkını vermez. Toplumsal mücadele tarihinde öne çıkan, bir döneme damga vurmuş bir siyasal hareketin adı, tasarımın genel fikrine uymadığı için değiştirilebilecek bir dekor olamaz. Tam da bu nedenle asıl üzerinde durulması gereken böyle bir değişikliğin yapılabilir olduğunun düşünülebilmiş olması.

Belge niteliğinde fotoğrafları ihtiyaca uygun hâle getirilecek ham madde olarak görmek epey sorunlu. Bir belgeyi açıklayabilir, bağlamlandırabilir, eleştirebilir, farklı bir yorumla yeniden okuyabiliriz. Ancak onu, söylemek istediğimiz söze uygun düşmesi için değiştirdiğimiz anda yorum yapmış olmayız; yeni ve sahte bir belge üretmiş oluruz.

Burada amacın bu olduğunu hiç düşünmesem de başka örneklerde karşımıza çıkan tarihi yeniden yazmak, kullanışlı tarih üretmek, totaliter / otoriter rejim adına algı yerleştirmek gibi derin ve tehlikeli tuzağa zemin yaratmış oluruz. Elbette bu kapak müdahalesini totaliter ve otoriter rejimlerin sistematik tarih tahrifatıyla bir tutmuyorum. Ancak ölçekleri ve amaçları farklı olsa da her ikisinin gerisinde, tarihsel belgenin bugünün ihtiyacına göre değiştirilebilir olduğu kabulü bulunuyor ve bu da derin ve tehlikeli bir tuzağa zemin yaratıyor.

Tarih boyunca iktidarlar bunu farklı biçimlerde yaptı. Fotoğraflardan gözden düşen yöneticiler silindi, meydanların ve sokakların adları değiştirildi, liderlerin heykelleri toplatıldı; müzelerde kimi hayatlar başköşeye yerleştirilirken kimileri özellikle karanlıkta bırakıldı. Savaş kaçınılmaz bir zorunluluk, yenilgi zafer, katliam olay, işkencenin yapıldığı mekân ise sıradan bir kamu binası ya da “kültür merkezi” olarak kayda geçirildi.

Her iktidar, kendisine geçmişten getirdiği itaatkâr ve “makbul vatandaşlardan” oluşan bir soy ağacı kurmak istedi. Tarihi kendi eğilimine uygun zaferler ve kahramanlık hikâyeleriyle süsledi, yeniden yazdı. İşte fotoğraflar ve belgeler, bunların önüne geçecek kalıcı bir bellek ve miras sunar.

Bu nedenle tahrif edilemez olmaları önemlidir. Bu yaşanan bana 2015 yılında Madımak: Carina’nın Günlüğü adlı filmde toplumun hafızasında simgeleşen “merdivende üç şair” fotoğrafının senaryo gereği tahrif edilmesi örneğini hatırlattı. İkonik fotoğrafta Metin Altıok, Behçet Aysan ve Uğur Kaynar, öldürülmelerinden hemen önce gericilerin kuşattığı otel merdivenlerinde, ellerinde yangın tüpü ve süpürge sapıyla belgelenmiş bir vahşet anının kader ortaklarıdır.

Bu fotoğrafta Uğur Kaynar’ın yerine, yönetmenin tercihiyle “daha popüler” bir isim olan Hasret Gültekin’in yerleştirilmesi tepki almış ve çok eleştirilmişti. Bir değeri görünür kılmak için başka bir insanı tarihten çıkarmak kabul edilemez. Acılar arasında önem sırası kurulamayacağı gibi, bir kaybın hatırası başka bir kaybın suretinin üzerine de yerleştirilemez.

Gerçekle kurmaca arasındaki farkı önemsememek, bir ismin yerine başka bir ismin konulmasını önemsiz saymak, tarihsel kişileri birbirinin yerine geçebilir simgelere dönüştürmek belleksizliğin omurgası olur. Özellikle aydınların, sanatçıların, eşitlik, barış ve adalet mücadelesinde yer alanların, öne çıkanların bu hassasiyeti taşıması başkaca ve önemli bir sorumluluktur. Hele tarihe belge bırakmak üzere yazılan bir kitabın kapağında böylesi bir müdahale, bu nedenle üzerinde uzun düşünmeyi ve tartışmayı da bir sorumluluğa dönüştürüyor.

İktidarların arzuladıkları tarihi kurabilmeleri biraz da toplumun küçük ve önemsiz gösterilen müdahalelere alıştırılmasından kaynaklanır. Bu anlamda müzeler de yalnızca eski eşyaların sergilendiği masum mekânlar değildir. Hangi nesnenin sergilendiği kadar hangisinin depoya kaldırıldığı, hangi kurbanın adının yazıldığı kadar hangisinin unutulduğu, olayların nereden başlatılıp nerede bitirildiği ve hangi mesajların verildiği önemlidir.

Polonya’daki İkinci Dünya Savaşı Müzesi etrafında yaşanan tartışmalar bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Müze tasarımının savaşı ulusal bir kahramanlık anlatısından çok, sivillerin ve farklı halkların yaşadığı bir insanlık felaketi olarak ele alması siyasal iktidarın müdahalesiyle karşılaştı; yeterince “Polonya merkezli” bulunmayan müzenin yönetimi ve anlatısı değiştirildi. Alain Resnais’nin Nazi kamplarını anlattığı Gece ve Sis filminde ise Fransız devlet görevlilerinin toplama ve sürgün mekanizmasındaki sorumluluğunu görünmez kılmak için bir jandarmanın kepi sansür baskısıyla kimliksizleştirildi.

Biri müzenin bütün anlatısına, diğeri görüntüdeki küçücük bir ayrıntıya yönelen bu iki müdahale, geçmişin bugünün makbul anlatısına uydurulmasının farklı ölçeklerdeki örnekleridir. Bugünümüzün en temel sorunlarından olan belleksizlik kendiliğinden oluşmadı. Olayların adlarının değiştirilmesi, faillerin görünmez kılınması, tanıkların sözlerinin törpülenmesi ve gerçeğin daha “kullanışlı” hâle getirilmesiyle üretildi.

Bu müdahaleler bazen iktidarın bilinçli unutturma siyasetinin, bazen de özensizliğin, aymazlığın ya da tasarım kolaycılığının sonucu olabilir. Ancak amaç ne kadar haklı, anlatılmak istenen hikâye ne kadar değerli görülürse görülsün, gerçekliği değiştirme hakkını kendimizde bulduğumuz yerde etik karşımıza dikilmelidir. Bunları yazmayı yayınevini ya da yazarı mahkûm etmek için değil, tarihsel belgelere karşı ortak sorumluluğumuzu hatırlatmak için elzem görüyorum.

Hele söz konusu olan ’78 kuşağıysa… Devletin kayıtlarında, mahkeme dosyalarında ve egemen anlatıda kimlikleri yıllarca çarpıtılmış, mücadeleleri ya suça indirgenmiş ya da birbirine benzetilen adsız bir “sağ-sol çatışması” içinde kıyım gördükleriyle tarih önünde bir şekilde eşitlenen insanlardan söz ediyorsanız onların tarihini anlatmaya girişen bir çalışmanın, farklı siyasal kimlikleri özenle koruması beklenir. Çünkü geçmiş kendisini savunamaz. Tıpkı bugünden geleceğe hüküm yazılamayacağı gibi.

Bu anlamda son günlerde sıkça kurulan “tarihin doğru tarafında durmak” cümlesinin kofluğu da bir başka yazının konusu olmayı hak ediyor. Tarihin doğru tarafını gösterecek olan zaman ve yaşanacak olanlar değil midir? Tarihin doğru tarafı, kendi durduğu yeri tarihe yazmak isteyenlerin öznel önermesiyle değil, akan zamanın getireceği gerçekle belirlenmeye muhtaçtır.

Sonuç olarak öldürülenler, sürgünde ya da cezaevinde ömrünü tüketenler, unutulanlar tahrif edilen bir fotoğrafa itiraz edemeyebilir. Bu yüzden tarihsel belgeyi elinde tutanın sorumluluğu, teknik bir telif hakkından çok daha büyüktür. Önemlidir.

Kapağın yenilenmesiyle yanlış görüntü dolaşımdan kaldırılabilir. Ancak asıl ihtiyaç, o görüntüyü mümkün kılan anlayışı tartışmaktır. Çünkü tarih, bugünün anlatısına uydurulacak bir kurgu, estetik kaygılarla biçimlendirilecek bir fon, boşlukları dilediğimiz kişilerle doldurulacak bir sahne değildir.

Tarih bir tasarım malzemesi değildir.

İlgili Haberler