"Süreç"
Resmi adında Milli Birlik ve Dayanışma olsa da, ismi hep bir gerilim ya da kafa karışıklığına konu olduğu için ‘süreç’ sözcüğü, sanki bir kurtarıcı işlev üstlenmiş görünüyor. Renksiz bir sözcük olarak ‘süreç’, hem olan...
Resmi adında Milli Birlik ve Dayanışma olsa da, ismi hep bir gerilim ya da kafa karışıklığına konu olduğu için ‘süreç’ sözcüğü, sanki bir kurtarıcı işlev üstlenmiş görünüyor. Renksiz bir sözcük olarak ‘süreç’, hem olan bitene dair belirsizliklerin bir ifadesi, hem de belirsizliklerden çıkışı ertelemek suretiyle yol alma imkânı sağlıyor. ‘Süreç’in, herhalde herkesin mutabakatla savunduğu tek özelliği silahsız siyaseti önermesidir. Bu durum modern dünyanın siyaset tarzıyla bir çeşit yüzleşme teşebbüsü olarak okunabilir.
Modern dünyada kimliksel gerilimlerin çözümüne ilişkin, devletlerin tercihleri tasfiye ve/veya hesaplaşmaya dayanıyordu. ‘Silahla mücadele’ bu tercihin başlıca aracıydı ve hem devletler hem de muhalif hareketler buna uygun teoriler inşa etmişlerdi. Karşıt kutupların ortak özelliği, diğer tarafı silahla yenmeyi esas alması ve insan ölümünün bir tür idealize edilmesiydi.
Modern politik tercih, başka tamamlayıcı araçların inşasını da içeriyordu. Bunun bir örneği, görünür kamu kurumlarının dışında, görünmeyen bir ‘devlet gücü’nü de kurmuş olmasıydı. Kamu kurumları dışında bir ‘devlet’ gücünün varlığını meşru kılan esas dinamik ise dahili ve/veya harici ‘çatışma’ haliydi.
Bu nedenle modern siyasal kodlarla yetişenler için ‘derin devlet odakları’nın varlığı sanki bir ihtiyaçmış gibi belleklere işlenmişti. Bu durum ‘çatışma’ olgusunu, ‘öldürme’ dışında bir seçenekle çözme girişimlerini de etkisiz hale getiriyordu. Zira kontrol hep o görünmeyen gücün elindeydi.
Kamuoyunun bilmemesi gereken gizli görüşmeler bu siyasal atmosferde adeta normalleşiyordu. Bugün olan da sanki bu halin devamıdır. Çünkü ‘süreç’in detaylarını kimse bilmemekte, aleniyet ilkesi işlememektedir.
∗∗∗ Modern dünyanın çatışmalar üzerine kurulmuş olması, devletlerin kimlik tahayyülleriyle de ilgiliydi. ‘Kimlik siyaseti’, ilgili devletler tarafından diğer kimlik gruplarına yasaklanırken, kendileri için sınırsız biçimde kullanılmıştı. Modern devletlerin anayasaları-yasaları da birer kimlik metinleriydi ve hem kimliksel gerilimi hem de çatışma olgusunu canlı tutuyorlardı. Bir modern devlet olarak Türkiye’nin deneyimleri bu eğilime uygundu.
Daha Cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak siyasal alanı öteki kimliklere kapatan ve onları kamusal alanda bile yok sayan bir dizi yasal düzenleme yapılmıştı. Bugün maliyetlerini bile hesaplayamadığımız siyasal ve toplumsal sonuçlar, sözkonusu yasal düzenlemelerin ürünüydü. Dolayısıyla bugün barışı aramanın normal yolu, bütün bu yasal metinlerle yüzleşmek, alternatiflerini toplumsal mutabakatla üretmektir.
Oysa ‘süreç’ sanki böyle bir tartışmadan muaf görünüyor. ∗∗∗ Bir başka kapsamlı muhasebe ihtiyacı da insan-canlı kaybına ilişkindir. Aslında ‘barış’ arayışı ilk önce ‘savaş’ın sonuçlarına ilişkin bir muhasebe yapmayı gerektirir.
Kamu görevlilerinden, muhataplarına kadar silahlı şiddet ortamında hayatını kaybedenlerin verileri başta olmak üzere, toplumsal maliyetlerin bir bilançosu gerekir. Oysa ‘süreç’i yönetenler, ‘maliyetler’ konu olduğunda hemen ülkenin harcadığı paraya gönderme yapmakta ama şiddetin yok ettiği canlar sözkonusu bile olmamaktadır. Bugün hâlâ, yüzyıl boyunca kimlik çatışmaları sonucu hayatını kaybeden insanların sayısına dair hiçbir resmi veri bulunmaması ilginçtir. Süreç’in iki yıllık öyküsüne baktığımızda ‘silahların yakılması’ bir tür anahtar kelime gibi görünüyor.
Ne var ki bu ülke resmi verilere göre bile, bir ruhsatsız-ruhsatlı silahlar ülkesidir. Böyle olduğu için de silahlı şiddet halleri olağan ve süreklidir. Dolayısıyla silahla ilgili temel kaygının, bütün sivil alanı da kapsayacak biçimde düşünülmesi büyük bir toplumsal ihtiyaçtır.
Ama ‘süreç’ sanki bu tartışmadan da muaftır. ‘Silahların yakılmasını’ savunurken, sivil alanı kuşatan milyonlarca silahı görmezden gelmekte, büyük bir tehdidi ihmal etmektedir. Sonuç olarak ‘süreç’, sistem politikaları için bir kurtarıcı işlev görüyor olabilir ama kamusal aleniyet ve yarardan muaf şekilde işlediği için, olumlu duygu, etki ve ilgiyi yaratamamakta, şiddet yorgunu toplumsal kesimler için siyasal ve sosyolojik bir umut inşa edememektedir.



