Steinbeck’in karakterleri ve ortak çaresizlik
Ekonomi

Steinbeck’in karakterleri ve ortak çaresizlik

H.Suat DELİBAŞ Yıl 1785. Yoksul ve kiracı çiftçi Robert Burns, yaklaşan İskoç kışına hazırlık yapmak için sabanıyla toprağı sürmektedir. Sabanın bıçağı, toprağın altında kış için hazırlık yapan başka bir canlının, bir...

14 okuma

H.Suat DELİBAŞ Yıl 1785. Yoksul ve kiracı çiftçi Robert Burns, yaklaşan İskoç kışına hazırlık yapmak için sabanıyla toprağı sürmektedir. Sabanın bıçağı, toprağın altında kış için hazırlık yapan başka bir canlının, bir farenin yuvasını paramparça eder.

Yapraklarla, otlarla, dallarla ve en önemlisi büyük bir emekle kurduğu yuvası yıkılan farenin tarladan hızla kaçışını izleyen Burns, sabanına yaslanarak “To a Mouse” şiirini söyler: “En iyi düşünülmüş planları fareler ve insanların sıkça ters gider.” John Steinbeck, 1930’ların Amerika'sının sosyoekonomik durumunu, “Büyük Buhran”ı ve “Amerikan Rüyası”nı konu alan eserini yazmaya başladığında, kafasında önceden belirlediği bir isim vardır. Kitabındaki hayal kırıklıklarını ve boşa çıkan umutları anlatmak için Robert Burns'ün şiirinden esinlenerek eserine Fareler ve İnsanlar adını koyar. Steinbeck'in toplumsal gerçekçi ve sosyalist çizgide yazdığı eserlerine bir yenisini eklediği bu kitap, başlangıçta bir tiyatro oyunu olarak kurgulanıp yazılmaya başlanır.

Ancak daha sonra romana, daha doğrusu bir novellaya dönüşür. “Novella” diyorum çünkü kitabın sayfa sayısı, olayların neredeyse tamamının George ve Lennie etrafında şekillenmesi, yan hikâyelerin ve ayrıntılı bir arka planın sınırlı olması, ayrıca olayların kısıtlı bir zaman ve dar bir mekânda geçmesi bu eseri kısa roman olarak değerlendirmemize imkân veriyor. Başlangıçta bir tiyatro eseri olarak kurgulandığı için tasvirler de okuyucunun gözünde bir sahne gibi canlanmanın ötesinde, birçok bölümde adeta bir dekor yerleştirilmiş hissi uyandırıyor.

Sahne yaratmaktan çok mekânın kendisi ön plana çıkıyor. Aynı durum karakterlerin iç dünyaları için de geçerli. Karakterlerin ruhsal derinliklerini uzun uzun göremiyoruz.

İçsel monologlara ya da iyi ile kötünün çatıştığı karmaşık insani kırılmalara fazla rastlanmıyor. Karakterlerin çoğu, belirgin özellikleriyle öne çıkıyor ve romanın toplumsal meselelerini taşımak üzere konumlandırılıyor. Romanın başından itibaren olaylar ve diyaloglar büyük ölçüde tek bir doğrultuda ilerliyor.

Bu nedenle sona doğru yaklaşırken olacakları tahmin etmek zor değil. Roman, sürprizlerden çok, başından beri sezdirilen ve giderek kaçınılmaz hâle gelen bir trajediyle son buluyor. Eserde toplumsal sorunlar, yaratılan karakterler üzerinden anlatılmaya çalışılmıştır.

Crooks, ırkçılığı ve yalnızlığı; Lennie ile George, emekçi sınıfının ortak hayallerini ve hayatta kalma mücadelesini; Lennie emekçi sınıfı temsilin yanında fiziksel gücü ve saflığı; George ise aklı, sorumluluğu ve hayal kurma gücünü; Candy, yaşlılığı ve işe yaramaz hâle gelme korkusunu temsil eder.  Curley'nin Karısı ise üzerinde daha ayrıntılı durmayı gerektiren romanın en ilgi çekici figürlerinden biridir. Kadın; yalnız, çaresiz, eve kapatılmış ve istemediği biriyle evlenmiş bir karakter olarak çıkar karşımıza. Bir ismi yoktur; roman boyunca “Curley'nin karısı” olarak anılır.

Orhan Kemal, “Eskici ve Oğulları”nda bu durumu çok iyi işlemiştir. Karakterler, toplumun onlara yüklediği görevler ve rollerle isimlendirilmiştir: “Evin gelini, evin anası, büyük oğlan, Topal Eskici” gibi. Steinbeck'in bu karakter üzerinden kadın sorununu göstermeye çalıştığını düşündüm.

Ancak ilerleyen bölümlerde Curley'nin Karısı; erkekleri kışkırtan, başa bela açan ve yaşanan kötülüklerin sebeplerinden biri gibi sunulan bir karaktere dönüşüyor. İşte burada romandaki kadın temsilinin nasıl okunması gerektiği konusunda kafamda soru işaretleri oluştu. Bu karaktere farklı açılardan bakınca, “Amerikan Rüyası”nın peşinden koşan bir kadının hayallerinin yok oluşunu görebiliriz.

Bunun yanında kadın düşmanlığı üzerinden de okunabilir. Hatta Steinbeck'in, Friedrich Nietzsche'nin “insanın ölümü” kavramıyla birlikte düşünülebilecek biçimde, kapitalist sistemin yarattığı kadını öldürmeyi tercih ettiği bile ileri sürülebilir. Gerçi Nietzsche'deki “ölüm”, biyolojik bir ölüm değildir.

Bu açıdan bakarsak kadının fiziksel ölümünden öte fikir ve yaşam tarzı bakımından dönüşümünü görmemiz gerekirdi. Kafamdaki asıl soru işareti kadının öldüğü bölümde oluştu. Burada anlatıcı yani Steinbeck devreye girer ve şöyle der: “Kötülük, sinsilik, memnuniyetsizlik ve ilgi çekme isteğinden iz kalmamıştı yüzünde.” İşte tam da burada, Steinbeck'in kadına böyle baktığı algısı oluşuyor bende.

Bunu söylerken Steinbeck’e haksızlık etmiş olur muyum, bilemedim! Büyük ihtimalle yanılıyorumdur. Belki de yazar burada yalnızca toplumun kadına yüklediği rolü, kadınla ilgili önyargıları ve erkek egemen düzenin yarattığı sonuçları göstermeye çalışıyordur.

Ancak yine de bu cümle, karakterin ölümünden sonra bile kadının kişiliğinin nasıl değerlendirildiği konusunda insanı (en azından beni) düşündürüyor. Yazar, bir çiftlikte ortak hayaller ve ters giden planlar ekseninde işçiyi, siyahiyi, kadını ve patronu bir araya getiriyor. Onlara zekâ, güç, saflık, bilgi, korku, yalnızlık ve kötülük gibi çeşitli insani özellikler yükleyerek romanı ilerletiyor.

Ancak bütün bu özellikler, içinde yaşadıkları berbat düzeni değiştirecek bir güce dönüşemiyor. Hatta karakterler, içinde bulundukları sistemin baskısını birbirlerine yöneltiyorlar; birbirlerini aşağılıyor ve ötekileştiriyorlar. “Gazap Üzümleri”ndeki o muhteşem dayanışma ve bencillikten arınmış, “biz” olmayı başarmış karakterleri göremiyoruz.

Belki de romanın en çarpıcı taraflarından biri burada ortaya çıkıyor: Aynı düzenin altında ezilen insanlar, birbirlerine tutunmak yerine çoğu zaman birbirlerinin üzerine basarak ayakta kalmaya çalışıyorlar. George ile Lennie'nin ilişkisi de bu açıdan ayrıca değerlendirilebilir. Romanda George'un güçlü ama saf yönünün, onu öldüren arkadaşı Lennie'nin ise fiziksel gücün aksine zekâsı ve kurnazlığının yeni bir düzeni simgelediği düşünülebilir.

Lennie'nin ölümüyle birlikte yalnızca bir insanın değil, bir hayalin ve belki de bir yaşam biçiminin de sona erdiği söylenebilir. Sonuç olarak, İletişim Yayınları’ndan Ayşe Ece çevirisiyle çıkan Fareler ve İnsanlar; dostluktan yalnızlığa, ırkçılıktan yoksulluğa, bir iş sahibi olmaktan bir hayalin peşinden koşmaya ve işe yaramaz hâle gelme korkusuna kadar pek çok temayı işleyen, bir solukta okunabilecek akıcı bir kitap. Fakat kitabın bende bıraktığı asıl duygu, adının geldiği Robert Burns şiirindeki düşüncede saklı: Çiftlikte bir farenin yaşadığı ortamı aratmayan bir ortamda yaşayan insan da fare de geleceğe dair planlar yapıyor.

Büyük bir emekle yuvalar kuruyor veya kurmaya çalışıyor, hayaller kuruyor, çalışıyor, bir gün her şeyin daha iyi olacağına inanıyor. Sonra hayat, bazen bir saban bıçağı gibi, bütün o planların üzerinden geçiyor. Geriye, Burns'ün dizelerinde olduğu gibi, ortak bir çaresizlik kalıyor: “Gerçekten üzgünüm bozmasından insanın Egemenliğiyle toplumsal birliğini doğanın.

Ki kanıtlıyor bu kötü kanaati, Bana karşı ürkek bakışın, Benim dünyevi ve fani, yalnız ve münzevi Fakir arkadaşım! Fakat farecik, yalnız sanma kendini; Kader bağlar bazen herkesin basiretini. En iyi planları farelerin ve insanların Sıkça ters gider; Gölgeler karanlıkla mutluluk vaadini, Acı ve keder!” 

İlgili Haberler