Almanya’nın iki eyaletinde önceki günkü seçimlerde kendilerini “demokratik sosyalist” olarak tanımlayan sosyal demokratlarla ve geleneksel sosyal demokratların başarısı, son yıllarda büyük bir hızla tırmanışını sürdüren ve hiç de hak etmediği halde kendisini sistemin “alternatifi” olarak gösteren aşırı sağcı parti AfD’ye gerçek alternatifin solda olduğunu gösterdi. Ancak başkent Berlin ve doğudaki Mecklenburg Vorpommern’deki eyalet seçimlerinde aldıkları sonuçlar her şeye rağmen AfD için de büyük bir başarıya işaret ediyor. İki seçimden birinde sandıktan birinci parti olarak çıktılar, diğerinde de oylarını neredeyse ikiye katladılar.
Ancak, ne birinci parti oldukları Mecklenburg Vorpommern’de ne de üçüncü parti oldukları Berlin’deki koalisyon hükümetlerinde yer almaları mümkün değil. Böyle bir şeyin olabilmesi için her iki seçimde de ağır bir fiyasko yaşayan merkez sağ parti CDU’tavır değişikliğine gitmesi gerekiyor. Ancak böyle bir şey şimdilik mümkün değil.
CDU’nun tüm yetkilileri, geçtiğimiz dönemde zaman zaman AfD’yle işbirliği yaptı, ancak bu partiyle “koalisyon yasağı” anlamına gelen “güvenlik duvarı” politikasının sürdürüleceğini net bir biçimde açıkladı. Yani AfD, bu iki eyalette önümüzdeki dönemi de muhalefette geçirecek. Almanya’nın tamamını kapsayan kamuoyu yoklamalarında birinci parti olan AfD’nin, dolayısıyla faşizmin tırmanışını – şimdilik de olsa – durduran ya da en azından frenleyen iki dinamik ve karizmatik kadın politikacı, Elif Eralp ve Manuela Schwesig, girişte belirttiğimiz gibi bunu mevcut sisteme alternatif çıkışlarıyla başardılar.
Eralp ve Die Linke hem Berlin’in, hem de Almanya’nın en önemli sorunlarından biri olan yüksek konut kiralarını ve bu alandaki tekelleşmeyi seçim kampanyasının merkezine koymuştu. Berlin’de 2021 yılında ve Yeşillerin de desteklediği halkoylamasında halkın yüzde 60’ı kentteki konutları ellerinde tutan emlak tekellerinin kamulaştırılmasına onay vermişti. Ancak hem sosyal demokratlar, hem de Yeşiller “halkoylamasının bağlayıcı olmadığı” gerekçesiyle halkın çoğunluğunun bu açık mesajına sırtlarını dönmüşlerdi.
Ancak seçmenin çoğunluğu bu konuda politikasını ısrarla sürdüren Berlin’in “Die Linke’si” ve onun “başbakan adayı” Elif Eralp’i seçerek, bu konudaki tutarlılığı ödüllendirdi. Geçerken belirtelim, Berlin, Hamburg ve Bremen gibi Almanya’nın “eyalet şehir” statüsünde olan eyaletlerinden. Yani bu kentteki eyalet seçimleri, aynı zamanda belediye seçimi.
Eyalet Meclisi’ndeki çoğunluklara göre oluşan hükümetlerin başındaki politikacılar doğal olarak “eyalet başbakanı” statüsünde. Ancak resmi olarak “Berlin’e Hükümet Eden Belediye Başkanı” olarak anılıyorlar. Seçim sonuçları büyük oranda oy kaybetmesine rağmen ikinci parti olan CDU liderliğinde SPD ve Yeşillerin de yer aldığı bir koalisyonu mümkün kılıyor.
Sol Parti’nin liderliğini sindiremeyen sosyal demokrat ve yeşillerin Hıristiyan demokratlarla işbirliğine gitmesi de mümkün görünüyor. Seçimden önce Sol Parti’yi “anti semitizm” suçlamaları yönelten, yönetime gelirlerse Berlin’deki Yahudilerin can güvenliği olmayacağı yalanlarını yayan, konut konusundaki “kamulaştırma” hedefini ısrarla “sosyalist devletleştirme” olarak tanımlayan olarak tanımlayan ana akım medyanın kampanyalarından böyle bir sonuç çıkabilir. Ama tüm engellemelere rağmen Elif Eralp, gerçekten Berlin’in “Hükümet Eden Belediye Başkanı” olursa, bu göreve seçilen Türkiye bağlantılı ikinci politikacı olacak.
Hatırlanacağı gibi II. Dünya Savaşı’dan sonra, 1946 yılında sürgünde yaşadığı Türkiye’den Almanya’ya dönen Ernst Reuter, Berlin’in ilk belediye başkanı olmuştu. Nazi rejiminin baskılarından kaçarak 1935 yılında ailesiyle Türkiye’ye sığınan sosyal demokrat Reuter, Ankara’da kaldığı 11 yıl boyunca İktisat ve Ulaşturma Bakanlıklarında danışman olarak çalışmış, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde şehir planlaması dersleri vermişti.
Bu dönemde çok iyi derecede Türkçe de öğrenen Reuter, Türkiye’yle kurduğu bağ nedeniyle siyasi çevreler ve basın tarafından zaman zaman “Türk Reuter” (Türken Reuter) olarak anılıyordu. SOSYAL DEMOKRAT’IN BAŞARISI Bir dönem SPD’nin merkez yönetiminde de “genel başkan yardımcısı” görevini de üstlenen, hatta kısa bir dönem de vekaleten “genel başkanlığı” yürüten Manuela Schwesig, seçimden önce yaptığı çıkışlarla uzun zaman anketlerde birinci çıkan AfD’yle aradaki farkı kapatıp, partisini öne çıkarmayı başarmıştı. Ancak sandıktan çıkan sonuç öyle olmadı.
Aradaki fark büyük ölçüde kapandı, ancak SPD ikinci parti oldu. Doğrudan başbakan seçimi olsa halkın yüzde 90’ının desteğini alabilecek kadar sevilen Schwesig’in partisi SPD, bu seçimlerde yaşanan hezimetlerin asıl sorumlusu olan federal hükümetin bir parçası. Kendi eyaletinde partisinin Almanya çapındaki oylarının neredeyse üç katını alan Schwesig’in başarısı, onun federal hükümetin sosyal politikalarına, özellikle de emeklilerin haklarında büyük kesintiler içeren sözümona “reform” hazırlıklarına açık bir biçimde karşı çıkmasına dayanıyor.
Eyalet meclisine giren partilerden hiçbiri AfD’yle işbirliğine girmeyeceği için sandık aritmetiği bu eyalette SPD ağırlıklı bir üçlü koalisyona işaret ediyor. SPD, Sol Parti ve Yeşiller ya da SPD, Sol Parti ve CDU koalisyonu mümkün. 2017 yılından bu yana bu eyaletin başbakanlığını, önce CDU’yla, sonra da Sol Parti’yle yaptığı koalisyonlarla üstlenen Schwesig’in birinci seçeneği tercih etmesi bekleniyor.
SEÇİMLERİN MAĞLUPLARI Son üç haftadaki eyalet seçimlerinin bir diğer önemli sonucu, uzun yıllardır önemli bir siyasi aktör olan, birçok federal hükümette koalisyon ortağı olarak Alman politikasına damgasını vuran iberal barajların altında kalarak, siyasi ağırlığını yitirmesi. Ama baraj dışında kalan başka partiler de var. Bunların başında CDU geliyor.
Almanya’nın en önemli kitle partilerinden CDU, Mecklenburg Vorpommern’de barajın altında kalarak, ülke tarihinde ilk kez bir eyalet parlamentosuna giremedi. Bu durum sadece uzun süredir ve defalarca “Almanya’nın en sevilmeyen başbakanı” seçilen CDU Genel Başkanı ve Federal Başbakan Merz’in kişiliğinden değil, onun başında olduu federal hükümetin politikalarından kaynaklanıyor. Her iki seçimde baraj dışında kalan bir diğer parti de BSW.
Sol Parti’den haklı gerekçelerle ayrılan politikacıların, Sahra Wagenknecht liderliğinde kurduğu ve halen onun adını taşıyan BSW, her iki eyalette de, tıpkı federal seçimlerde olduğu gibi küçük farkla barajın altında kaldı. Siyaset sahesine çıktığında oldukça önemli bir oy potansiyeli olan BSW’nin halen nispeten güçlü olduğu bu iki eyaletteki başarısızlığının ardında, Wagenknecht’in gerektiğinde AfD’yle işbirliği yapılabileceğine dair çıkışlar yatıyor büyük olasılıkla...