Hakan BARÇIN Yaklaşık bir ay önce, “Siyaseti Yeniden Kurmak” başlıklı yazımda CHP’de yaşanan butlan krizinin bize tarihsel bir fırsat sunduğundan söz etmiştim. Bu süreçte Yeni Parti kuruldu, örgütlenme modeline ilişkin ilk açıklamalar yapıldı. Tüm bu süreçte olağanüstü bir siyasi performans gösteren, tüm ülke muhalefetine umut olan Genel Başkan Özgür Özel’in nasıl bir parti tasavvur ettiği de daha görünür hâle geldi.
Türkiye sosyal demokratları, 12 Eylül sonrasında da benzer bir fırsat yakalamıştı. Yeni bir demokrasi iddiasıyla ortaya çıkan SHP, 1989 yerel seçimlerinde büyük başarı elde etmiş; ancak daha sonra yeniden açılan CHP ile birleşmesinin ardından zaman içinde eski siyaset yapma alışkanlıklarına geri dönmüştü. Bugün Yeni Parti’nin önünde de benzer bir tarihsel fırsat var.
Çünkü Türkiye siyasetinin temel problemi kişilerden çok sistemdir. Liderler değişebilir, umut ve heyecan yaratabilir. Ama siyaset yapma biçimi değişmiyorsa aynı sorunlarla yeniden karşılaşmak kaçınılmazdır.
Özgür Özel, 4 Ağustos’taki ilk grup toplantısında “eski nesil örgütlenme anlayışını” terk edeceklerini açıkladı. Mahalle, ilçe ve il meclislerinden; delege sisteminin fiilen sona ermesinden; ilçe başkanını, il başkanını ve genel başkanı bütün üyelerin doğrudan seçmesinden söz etti. Bunlar önemli ve cesur sözlerdir.
Ancak demokrasi sözle kurulmaz. Söylenenlerin tüzüğe yazılması, kurala dönüşmesi ve gerçekten işletilmesi gerekir. Genel başkanın bütün üyelerin seçmesi kuşkusuz demokratik bir adımdır.
Ama tek başına yeterli olmadığı gibi, partinin geri kalanındaki antidemokratik uygulamaları örten bir “demokrasi vitrini” hâline de gelebilir. “Daha ne istiyorsunuz, genel başkanı bile üyeler seçiyor” denilerek diğer antidemokratik uygulamalar tartışma dışına itilebilir. Oysa genel başkanlık zaten ülke çapında tanınan birkaç güçlü aday arasında yapılacak bir seçimdir.
Elbette bütün üyelerin oy kullanması delege sisteminden daha demokratiktir. Ama genel başkanı milyonlarca üye seçerken milletvekili, belediye başkanı ve meclis üyesi adaylarını birkaç kişi belirliyorsa; seçilmiş örgütler merkez tarafından görevden alınabiliyorsa yalnızca genel başkanın doğrudan seçilmesi sistemi demokratik yapmaz. Demokrasinin gerçek ölçüsü, iktidarın partinin bütün kademelerinde nasıl dağıtıldığıdır.
Ve ilk soru şu olmalıdır: Üye nasıl olunur? Özgür Özel, Yeni Parti üyeliğinin WhatsApp üzerinden birkaç adımda yapılabileceğini söylüyor. Teknoloji açısından buna itiraz edilemez.
Ama mesele üyeliğin kaç dakikada yapıldığı değildir. Bir siyasi parti internet platformu değildir. Üyelik; değerleri kabul etmek, sorumluluk almak, emek vermek ve siyasi kararların sonuçlarına ortak olmak demektir.
Üstelik bütün yöneticileri üyeler seçecekse üyeliğin niteliği daha da önemlidir. Kontrolsüz kitlesel üyelik, delege sistemini kaldırırken başka bir vesayet yaratabilir. Bir belediye başkanı, milletvekili ya da güçlü yerel siyasetçi binlerce kişiyi bir bağlantıyla üye yapabiliyor ve bu üyeler hemen parti yönetimini belirleyebiliyorsa delege ağalığının yerine dijital üye ağalığı kurulabilir.
Bu nedenle üyelik kapısıHerkese açık olsa bile, üyelik ile “karar verici aktif üyelik” aynı şey olmamalıdır. Belirli bir süre parti içinde bulunmak, eğitimden geçmek, örgüt çalışmalarına katılmak ve sorumluluk üstlenmek; seçme ve seçilme hakkını kullanmanın ölçütleri arasında yer almalıdır. Çünkü her şey üşeyle başlar.
Elinle belirlemek... Özgür Özel, 4 Ağustos’taki bu konuşmadan yalnızca bir gün önce Fatih Altaylı’ya aday belirleme sürecini anlatırken, “Biz aday gösterirken üç şeye baktık: gençlere, kadınlara, anketlere” diyor. Ardından belki de bütün tartışmayı özetleyen cümleyi kuruyor: “Elinle belirliyorsun.” Tam burada durmak gerekiyor.
Neden Sayın Genel Başkan, siz elinizle belirliyorsunuz? Türkiye’de 1400’ü aşkın belediye var. Bütün bu adayların birkaç kişinin eliyle sağlıklı ve doğru biçimde belirlenmesi mümkün mü?
Dahası, partisinden ayrılan bazı belediye başkanlarını anlatırken “karaktersizliklerden” söz ediyor; birinin kendisine sürekli “abim” dediğini hatırlatarak, “İnsan abisine bunu yapmaz” diyor. Bu insani bir hayal kırıklığı olabilir. Ama siyasal olarak eski sistemin psikolojisini anlatıyor: “Ben seni seçtim, ben seni aday yaptım; sen bunu bana nasıl yaparsın?” Siyaseti “ben”den kurtarıp “biz”e kavuşturmak zorundayız.
Kılıçdaroğlu’nun “hançer” söylemiyle Özgür Özel’in “abilik” vurgusu arasında bu bakımdan büyük fark yoktur. Her ikisinde de “kurumsal sorumluluktan” çok “kişisel sadakat” beklentisi olduğu çok açıktır. Oysa bir belediye başkanının genel başkana değil; halka, parti programına, hukuka ve kendisini adaylaştıran demokratik iradeye karşı sorumluluğu ve sadakati olmalıdır.
İnsanların gelecekte nasıl davranacağını ölçemeyiz. Tam da demokrasi bunun için vardır: sistemi kişilerin karakterine değil, kurallara ve kurumlara emanet etmek için. Peki, milletvekili adayını kim belirleyecek?
Belediye başkan adayını? Meclis üyesi adayını? Asıl iktidarın dağıtıldığı yer burasıdır.
Ön seçim istisna değil, kural; çarşaf liste ise esas yöntem olmalı, merkezden aday atamaya son verilmelidir. Bu sorun yalnızca adaylıklarda da yaşanmıyor. Delege seçimlerinden başlayarak güçlü kişilerin kendi kadrolarını oluşturduğu, blok listelerle örgütleri şekillendirdiği; bunu başaramadıklarında ise seçimle gelen yönetimleri görevden aldırıp yerlerine istedikleri kişileri atadıkları örnekleri yıllarca gördük.
Ben bunun en açık örneklerini İzmir’de yaşadım. Sorun neyin doğru olduğunu bilmemek değil. Sorun, o koltuğa oturduktan sonra aynı gücü kullanmaktan vazgeçmemek.
Çünkü kötü sistem yalnızca kötü insan yaratmaz. İyi insanı da kendisine benzetir. Üyelerin seçtiği bir ilçe ya da il yönetimini genel merkez görevden alabiliyorsa ortada hâlâ temel bir demokrasi sorunu vardır.
Seçme yetkisini üyeye verip görevden alma yetkisini merkeze bırakırsanız, üyeyi yine figüran yaparsınız. Demokrasi yalnız seçim yapmak değil, seçtiğinin iradesini koruyabilmektir de. Yeni Parti’nin gerçek sınavı burada başlayacak.
Hukukta önemli bir ilke vardır: Usul esastan önce gelir. Siyasette de böyledir. Programınız mükemmel olabilir.
Ama o programı hayata geçirecek örgüt demokratik değilse; üyelikten aday belirlemeye, seçimden görevden almaya kadar kurallar açık, adil ve güvence altında değilse en iyi program bile kişilerin iradesine ve keyfiliğine teslim olur. Bu nedenle yeni siyasetin ilk şartı demokratik bir tüzük olmalıdır. Çünkü tüzük yalnızca teknik bir iç yönetmelik değildir.
Kimin söz sahibi olduğunu, kimin kimi seçtiğini, merkezin sınırlarını ve üyenin haklarını belirler. İsim yeni olabilir. Kadrolar yeni olabilir.
Program yeni olabilir. Ama usul eskiyse siyaset de eskidir. Çünkü gerçek yenilik tabelada değil; iktidarı kişi ya da kişilerden alıp kuruma, kurumu da üyeye veren bir tüzükte başlar.